Ali Aydın

Kalp düşünse atmaktan vazgeçerdi

20.12.2018
Kalp düşünse atmaktan vazgeçerdi

İçinde bulunduğumuz zamana egemen olan uygarlık, çoğu düşünür tarafından hız ve haz gibi öne çıkan iki vasfıyla tanımlanıyor.

Hız ve haz uygarlığı.

Milan Kundera ise ‘Yavaşlık’ isimli kitabında hız ile unutkanlık arasında bir bağ kuruyor. Buna göre hızın derecesi ile unutmanın yoğunluğu doğru orantılı. Yazar esasında tüketici yaşamın amentüsünü hatırlatıyor bize. Hızlı öğrenmek ve çabuk unutmak.

Bir koşu bandında olduğu hissini insanda uyandıran ve adına yaşamak dediğimiz süreç, insan edimlerini ahlaki tasavvurdan koparan araçların bolluğu içinde, freni patlayan bir kamyona benziyor. Bu durumun içten içe ancak felakete yazgılı olduğunu hissediyor; ancak kamyonun gaz pedalından ayağımızı bir türlü çekemiyoruz.

Herhalde felcin kolektif bir hâl olarak deneyimlenmesi bu türden bir şey.

Felaketlerden kendimizi tenzih ederek, sorumluluğumuzu yadsıyarak kurtulamayacağımızı, bu hâl üzere devam ettikçe sonuca ancak felaketi derinleştirmek yönünde tesir ettiğimizi görmemiz gerekiyor. Adına ‘normallik’ denilen ve belki de akıl hastalığı tescillenmiş biri olarak ancak katlanılabilecek bir toplumsallaşmanın çürütücü sonuçlarının bize rağmen değil; aksine nasıl bizimle beraber mümkün hâle gelebildiğini anlamanın vakti çoktan geldi.

Suç ortaklığımızı hafife alarak onu görünmez kılamayacağımız, her defasında aşikâr olanın bir tokat olarak yüzümüze çarpmasından anlaşılmalıydı. Herkesin işaret parmağı bir diğerini gösterirken, aslında herkesin suçluluğu şahitler huzurunda ilan ediliyordu.

Tek bir  günah keçisinin taşıyamayacağı kadar çok günah var ortada.

Bugün, ‘İnsanlık çok ilerledi, artık görünmüyor.’ sözündeki ironi, ironi olmaktan çok hakikat olarak onaylanıyorsa; eşitlik, özgürlük, adalet bir yandan en çok sözü edilen öbür yandan en çok ihanete uğrayan değerler hâline gelmişse; gece el açıp yakarılan gündüz akla bile gelmiyorsa, sözlerimiz ve eylemlerimiz başkalarına yönelmiş ve sadece kırmaya, dökmeye ve parçalamaya ayarlıysa kaderin insanın fiillerinden bağımsız olduğunu kim iddia edebilir ki?

Bu yazıya başlık olan cümlenin sahibi Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’na şöyle başlar: “Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği ve bunu vaktiyle atalarının Tanrı’ya inandığı gibi, yani niye olduğunu bilmeden yaptığı bir zamanda doğdum. Ve insan ruhu düşünmek yerine hissettiğinden, bundan dolayı da doğal olarak eleştiriye yöneldiğinden , bu gençlerin çoğu Tanrı’nın yerine insanlığı koydu (…..) Tanrı’yı onlar gibi büsbütün terk etmedim ama insanlık düşüncesini de kabullenmiş değildim kesinlikle.”

Modern dönemin başlangıcında yaldızlı, büyük harflerle yazılı ‘ilerleme’ kelimesinin yaldızlarının döküldüğü, harflerinin silindiği bir çağın çocukları olarak; Pessoa’nın insanlık ile ilgili keşfine henüz yaklaşabildik.

İlerlemenin iki yana sallanmaktan ibaret olduğunu yine o söylemişti bizlere.

Hızın verdiği sarhoşluk, tıpkı alkolün etkisi ile beliren sarhoşlukta olduğu gibi söz ve fiillerin idrakini zorlaştırıyor. Ayık bir kişinin üstlenmekten imtina edeceği pek çok fiilin bu sarhoşluk sırasında gerçekleşmesi kişileri aklamıyor. Nasıl ki alkollü araç kullanan birisinin bu teşebbüsü cezayı hafifletmek bir yana daha da ağırlaştırıyorsa; sosyal, iktisadi ve siyasi olarak her birimizin katkılarıyla yapılandırılmış mevcut durum için de sonuç aynı.

Günlük ilişkilerde, ticari hesaplarda, gelecek kurgusunda, çocuklar için kurulan hayallerde bizler bu oyunun içindeyiz. Bu oyunu oynayarak oyunun varlığını sigorta eden bizzat bizleriz. Her gün karşı karşıya olduğumuz bir imtihana cevap vermekteki başarısızlığımızın ortaya çıkardığı tüm ürkütücü sonuçları ise bu oyunun hâsılası.

Bazı sesleri duymaya değil; gerçekten işitmeye muhtaç olduğumuz hissiyle, hadi hep birlikte Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin şu sözlerine kulak kabartalım o zaman:

“Benim için ilk ve en önemli görev insanın kendi kaderine karşı sorumluluk bilincini yeniden yükseltmektir. İnsan kendi ruhu kavramına geri dönmeli, bu ruhu yüzünden acı çekmeyi, eylemlerini vicdanıyla bağdaştırmayı yeniden keşfetmelidir. Olayların gidişi, kendi düşünceleriyle çeliştiğinde vicdanının rahat vermeyeceğini kabullenmeye yeniden başlamalıdır. Kendi ruhunun verdiği acı insana olayların gerçek yüzünü fark etme olanağı tanır. Sorumluluk duygusu artar, suçluluk bilinci gelişir. İşte o zaman, insan kendi tembelliğini ve ihmalkârlığını, bu dünyada olup bitenlerin kendi suçu olmadığı, bütün bunların diğer insanların kötü emelleri tarafından belirlendiği şeklindeki bir bahaneyle haklı göstermeye çalışmaz. Bence dünyaya huzur, ancak kişisel sorumluluğun yeniden yerleşmesiyle gelir.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.