Ali Aydın

Waiting for ‘Superman’

20.12.2018
Waiting for ‘Superman’

Davis Guggenheim, hem yazıp hem de yönettiği 2010 yılı yapımı belgeselde, dibe vurduğunu iddia ettiği Amerikan eğitim sistemini ele alıyor. Olağanüstülüklere meyyal olan ve karşılaştığı sorunlarda hemen süper kahraman arayışına giren Amerikan toplumuna ‘sorunlar bunlar fakat üzerimize düşen görevleri yaparsak, Süpermen’i beklerken bir yandan da boş durmazsak bütün bu enkazın üstesinden gelebiliriz.’ mesajı veriyor. Bir nevi toplumunu ödevlendiriyor.

Guggenheim, eğitim sisteminin çöktüğünü ispatlayacak verileri sıralayıp, sorunları aktarıp ardından kendince çözüm önerileri getirirken izleyiciyi belgesel sıkıcılığından uzak tutabilmek amacıyla kurgusal bir zemin üzerinden ilerliyor. Akıcılığı sağlamak amacıyla da özellikle vurucu istatistikleri çok basit formatta da olsa animasyonlarla anlatmayı tercih ediyor.
 
Belgesel film, farklı yaş gruplarından 3 öğrenci ve ailelerinin eğitim sistemi içinde yaşadıkları problemler ve geleceklerine yönelik kat ettikleri süreç üzerinden işliyor. Ana kurgu bu üçlü üzerinden ilerlerken bir yandan başarılı bir charter okulu yöneticisinin sistem eleştirisini ve uyguladığı değişik yöntemlerle başarıyı nasıl yakaladığını hikayelendiriyor, bir yandan da eyalete yeni atanan reformist bir milli eğitim müdürünün eğitim sistemini şahlandırmak amacıyla başta sendikal yapı olmak üzere yozlaşmış bürokrasiyle mücadelesi onlara eşlik ediyor.

Ailelerin özel hikayeleri, ebeveynlerin sıra dışı fedakarlık ve özverileri konu ve format dikkate alındığında fazlaca dramatize edilmiş olsa da verilmek istenen mesajlar bu yöntemle daha etkili kılınmaya çalışılmış.


 
Amerikan eğitim sisteminin 1970’li yıllara kadar dünyanın en kaliteli okullarına sahipken günümüzde Amerikan okullarının ‘terk-i tahsil fabrikası’na dönüştüğünü çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. Sorunları aktarma ve sistemin içinde bulunduğu sefaleti fotoğraflama noktasında oldukça başarılı fakat öğrenci başına harcanan para 4 bin dolardan günümüzde 9 bin dolara çıkmasına rağmen okulların ‘akademik bataklık’ olmaktan kurtulamadığını izah ederken sistemin neden ve nasıl bu hale geldiğine dair doyurucu bilgiler veremiyor. İstatistikler daha çok bugünün ne kadar kötü olduğunu vurgulamakla yetiniyor.
 
Yönetmen, 1999 yılında devlet okullarındaki öğretmenler üzerine belgesel yapmış ve onlarla geçirdiği bir yıl sonunda öğretmenlerin, devlet okullarının işe yarayabileceği noktasında bir umudu temsil ettiklerini düşünmüş. Fakat çocukları okul yaşına geldiğinde, kendi ifadesiyle, bütün değerlerini ayaklarının altına alıp çiğneyerek doğruca özel okulun yolunu tutarken yaptığı bu belgeselinde sistemin bütün suçunu öğretmenlerin üzerine yükleyip onları günah keçisi ilan etmiş.
 
Yapımda dile getirilen eleştirilerden en dikkat çeken verileri paylaşmak gerekirse:
 
Kızılderili çocuğa ‘Kızılderililer geldiler ve ırmakları kirlettiler’ dedirtme temalı bir müfredatla eğitim veren devlet okullarında öğrencilerin ‘ü matematikte yeterlilik göstererek liseye geçebilirken bunlardan da sadece %3’ü üniversiteye gidebiliyor.
 
Refomlara engel olan ve her türlü yeniliğe ayak direyen yozlaşmış bir bürokrasi, kirlenmiş bir sendikal yapının söz konusu olduğu ABD’de her eyaletin kendi standartlarını koymasından ve 14 binden fazla özerk okulun olmasından dolayı sistem ciddi bir karmaşaya dönüşmüş.
 
İyi öğretmen-kötü öğretmen sorunsalı belgeselin geneline yedirilmiş ve en temel problem olarak lanse edilmiş. İşini yapmayan, ders anlatmayan, sözleşmesine güvenip yan gelip yatan öğretmenler ve onların destekçisi sendikalar çok sert şekilde eleştiriliyor.
 
Öğretmen sözleşmesindeki özel madde öğretmene ömür boyu iş garantisi sağlıyor. Taciz suçu da dahil işlediği hiçbir suçun öğretmeni görevden atmaya yetmediği ‘silgi sistemi’ denilen bir uygulamayla suçlu öğretmenler birkaç yıl yattıkları yerden maaşlarını ve saat ücretlerini alıyor ve sonrasında tekrar görevlerine dönüyorlar.
 
Reformist müdürün sunduğu (iş garantili fakat az zam veya iş garantisi olmayan ama performansa göre iki kat kazanma imkanı) bu yeni sözleşme teklifi öğretmen kalitesini artırmada büyük etki sağlayabilecekken sendikalar, oylanmasına bile gerek duymayarak uygulanmasına izin vermiyorlar.
 
Aşırı siyasallaşmış olan ve eğitimin kalitesini artırmak gibi bir gündemi olmayan öğretmen sendikaları başkanlık seçimlerine en fazla maddi katkıyı sağlıyor.
 
Öğretmenlere için getirilen performans değerlendirme süreci ağır bürokrasiyle işlevsiz hale getirilmiş. İyi öğretmene performans ödülü verecek bir anlayışın olmaması, sözleşmeye bu anlamda bir madde konmaması iyi ile kötü öğretmenin farkını ortadan kaldırmış bu da ataleti ve kalitesizliği tetiklemiş.
 
Prestijli özel devlet okulları (charter okulları) talep çokluğu ve kontenjan yetersizliği nedeniyle piyango usulü ile kura çekerek öğrenci alıyorlar. Hedefi olan nitelikli öğrenciler kurada seçilemeyince kayıtlı öğrencilerin %70’inin mezun olamadığı kötü okullara mecbur kalıyorlar.

Gelişmiş 30 ülke arasında ABD, matematik başarısında 25, fen bilimlerinde 20. sırada. Yine matematik becerilerinde PİSA sıralamasında 8 ülke arasında sonuncu sırada.
 
2010 yılı işsizlik oranı % 10 seviyesinde olan ABD’de yüksek teknoloji endüstrisi vasıflı eleman sorunu yaşıyor. Mühendis ve bilgisayar uzmanı ihtiyacını karşılayacak insanları dünyanın yarısını tarayarak buluyor. 20 yıl sonra 123 milyon yüksek nitelikli iş gücü ihtiyacı olacak fakat ABD, sadece 50 milyon kalifiye eleman yetiştirebilecek. Yani dünyanın efendiliği rolünü şimdilik beyin göçü ile sürdürebiliyor. Belgesele katkı yapan ve eğitim meselesini dert edinmiş gözüken Bill Gates’de ‘Ekonominin gelişimini devamlı kılabilmek için eğitimin kalitesini artırmak zorundayız’ derken gelecekten pek umutlu gözükmüyor.
 
Bunlar ve benzeri çok çarpıcı istatistiklerle Amerikan eğitim sisteminin hali pür melalini gözler önüne seren belgesel, maalesef sorunları ifşa ederken gösterdiği performansı çöküşün kaynağını belirlerken ve çözüm önerileri sunarken gösteremiyor.
 
Mesela finalinde insanları taşın altına elini koymaya çağıran yapımda, harika okullar yaratmak için gerekli olan formül açıklanırken sıralanan maddeler olayın ne kadar sığ değerlendirildiğini göstermesi açısından önemliydi: ‘İyi öğretmen, daha fazla ders saati, dünya çapında standartlar ve yüksek beklentiler.’


 
Sistemin en temel sorunun kötü öğretmen olarak koyulması, başarısızlığın tamamen öğretmene yıkılması, öğretmenlerin ellerinden gelenin en iyisini yapmasıyla her şeyin başlayacağı yargısına ulaştıran şey sanırım belgeselde hikayesi anlatılan başarıyı yakalamış bir charter okulunun örnekliğiydi. Fakat o okulun başarısının ana nedeninin sadece sıra dışı öğretmenlere sahip olması değil öğrenci ve bölgenin ihtiyaçlarına uygun olarak okulun kendi hazırladığı müfredatı aktarabilmesi ve tamamen özgün ve özgür yöntemler uygulayabilmesi olduğu gözden kaçırılmış.
 
Ayrıca film boyunca öğretmen cenahından bir sözcünün konuşturulmamış olması da eksiklik olarak belirtilebilir.
 
Film bittiğinde arkanıza yaslandığınızda diyorsunuz ki; ‘Öğretmenlerin işten atılması kolaylaştırılır, sendikalar da kontrol edilebilir hale getirilirse Amerikan eğitim sistemi ihya olur.’
 
Yine arkanıza yaslanmış halde iken diyorsunuz ki; ‘Biz çoktan küçük Amerika olma hedefimize ulaşmışız, baksanıza sorunlarımız bile ne kadar birbirine benziyor.’

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.