Ali Aydın

Karatahta

21.12.2018
Karatahta

Sekiz yıl boyunca kardeşin kardeşi kırdığı, yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği İran-Irak savaşı yeni bitmiş fakat ateşi henüz dinmemiş. Geride bıraktığı açlık, kıtlık, yoksulluk yetmezmiş gibi sınırlara gömülmüş mayınlar, sık sık karşılaşılan savaş helikopterleri, havada uçuşan kurşunlar hayatı yaşanmaz kılmaya devam ediyor. İran-Irak sınırına yakın dağlık bölgede acıya, kana, gözyaşına garkolmuş, vatansız kalmış bir halk yaşam savaşı veriyor. Kelimenin gerçek anlamında açlık ve susuzluk, bir parça kuru ekmeğe muhtaçlık hali. İslam coğrafyasına merkez olmuş bir bölgede, modern zamanlardaki yaşam koşulları orta çağın bile daha gerisinde. Okul yok, öğretmen yok hatta halkın muhayyilesinde eğitim diye bir kavram yok. Geçim kaynakları ya ağaların sürülerine boğazı tokluğuna yapılan çobanlık ya da her gün mayınlarla dolu sınır boylarında ölümle dalga geçercesine yapılan kaçakçılık.

2000 yılı İran, İtalya, Japonya ortak yapımı, tamamı Kürtçe olarak çekilen ‘Karatahta’  filmi bahsettiğimiz bu coğrafyada, iki öğretmeni merkeze alarak, yaşanan şartları ve insanlık dramını irdeliyor. Sınırda kaçakçılık yapan çocuklar ve yurtlarına dönebilmek amacıyla yollara düşmüş yaşlıların yaşadıkları yürek dağlayıcı gerçeklerin tüm çıplaklığıyla verildiği filmde, öğretmenlerin eğitim aşkı ve açlıkla mücadeleleri aynı potada eritilerek yansıtılmış.

Bir grup öğretmen almışlar sırtlarına kara tahtalarını, insanlara okuma yazma öğretmek aşkına düşmüşler yollara. Köy köy, dağ bayır geziyorlar okuma yazma öğrenmek isteyen var mı diye?  Öğretmenlerin hepsi bir yöne doğru öğrencilerini bulmak amacıyla dağılırken kamera iki tanesi üzerine odaklanıyor.

Saddam’ın Halepçe’de kendi vatandaşlarına karşı kullandığı kimyasal bomba sonucu katledilen binlerce insandan arta kalan siviller canlarını kurtarmak için İran tarafına kaçmış, savaş bitince de vatanlarına geri dönmek için ölümcül bir yolculuğa çıkmışlar. Ancak yollarını kaybetmişler, açlar, perişan durumdalar.

Öğretmenlerden biri çoğunluğu yaşlılardan oluşan bu topluluğun peşine takılıyor, onlara sınıra kadar rehberlik yapmaya koyuluyor 40 ceviz karşılığı. Seyyar öğretmen o koşullarda insanlara okumayı öğretme derdinde. Tek tek yaşlılara soruyor, okuma yazma biliyor mu, bilmiyorsa öğrenmek ister mi diye. Cevap hepsinde aynı; “Bilmiyorum, öğrenmek de istemiyorum.”, Öğretmen hem sırtındaki tahtasıyla okumayı öğretme hem de günlerdir aç olan karnı için bir kuru ekmek bulma peşinde. Yolculuk süresince dertlerine ortak olduğu, acılarını paylaştığı topluluktaki küçük çocuğu ve yaşlı hastasıyla yükü ağır olan bir kadın ile evlenir ve ilk işi ona hevesle okumayı öğretmeye çalışmak olur.

Hiçbir şekilde diyalog kuramadığı karısına eğitime ilgisizliğinden dolayı önceleri kıyamayıp  18 filan verirken en son çocukça kızıp 20 üzerinden sıfır verir. Kadının sürekli ilgilendiği çocuğuna da sıfır verir. Döner öğretemediği için kendisine de sıfır verir. Tek derdi karısına tahtaya yazdığı kocaman ‘seni seviyorum’ yazısını okutturmaktır. Fakat sevmiyorum bile dedirtemeyecektir. Sınıra geldiğinde kendisiyle gelmeyip köyünü tercih eden karısından ayrılırken tek varlığı olan kara tahtasını mehir olarak ona verecektir.

Diğer öğretmen, kaçakçıların malını taşıyarak sınırı geçmeye çalışan hamal çocuk grubuna takılıyor, o şartlarda birine olsun okumayı öğretebilir miyim düşüncesiyle. Çocuklar kendilerinden büyük yükleri sırtlarına yüklenmiş, belleri iki büklüm halde taşıdıkları malları son askeri kontrol noktasını da geçip hedefe ulaştırmanın çabasındalar. Hepsi de ölümle burun buruna yaşadıklarından olsa gerek erkenden büyümüşler. Hiçbirinin okumayı öğrenme isteği yok.

Öğretmen şu diyaloğu hemen hemen tüm çocuklarla yapıyor;

“-Köyünüzde okul var mı ?

– Yok.

-Öğretmen var mı?

–  Yok.

-Olmasını ister miydin?

-Hayır.

-Neden istemiyorsun?

-Gereksiz. “

Sorulara verdikleri kısa, net ve kestirip atan cevaplarla otoriteyi temsil ettiğini düşündüğü okumuş kesime karşı koyduğu tavır ve mesafe de hissedilen çocukları ikna etmek için öğretmen sürekli dil döküyor. Örnekler veriyor; ‘Gazete okursunuz, dünyada neler olup bitiyor öğrenirsiniz, matematik öğrenir kendi hesabınızı yapabilirsiniz, okursunuz, iş bulabilirsiniz.’ Çocuklardan birinin cevabı öğretmeni susturmaya yeten bir cevaptır: ‘Okuyabilmek, hesap yapabilmek sadece patronun işine yarar. Biz hamalız, hep hareket ederiz. Bizden nasıl okumamızı istersin. Kitap, gazete okumak için oturmamız gerekir, biz hiç durmayız hep yoldayız.’

En nihayetinde çocuklardan en güzel ve en masum görünümlü olanı öğrenmeyi kabul eder ve bana adımı yazmayı öğret deyiverir. Dünyaların kendisinin olduğu gözlerinden anlaşılan öğretmen yol boyunca sırtındaki tahtaya bakarak arkasında yürüyen, öğrendikçe mutlu olan çocuğa adının harflerini tekrar ettirdiği sahneler duygulu ve etkiliydi.  Çocuklara eşlik eden öğretmeni, bu filmden bir yıl önce aynı konuyu ‘Sarhoş Atlar Zamanı’ adlı filmde çok daha çarpıcı şekilde aktaran yönetmen Bahman Ghobadi’nin canlandırdığını da belirtmeden geçmeyelim.

Karatahta, film boyunca eğitim dışında birçok iş için kullanılıyor. Kimi zaman bacağı kırılan çocuğa alçı niyetine, kimi zaman çamaşır kurutmak amacıyla, kimi zaman da evlenilecek kadına başka verecek bir şeyi olmadığı için mehir olarak hatta 5 ceviz karşılığı hasta taşımak için sedye olarak.  Ama kara tahtanın kullanıldığı bir yer var ki yönetmen bilhassa dikkat çekmek için iki farklı yerde kullandırıyor; Helikopterlerden yağan kurşunlardan korunmak için kalkan olarak. Yönetmen bölgenin içinde bulunduğu şartlardan ancak eğitim sayesinde kurtulabileceğini ima eden bu sahnelerle baştan itibaren koca bir çelişki gibi duran; açlıkla imtihan olan, silahların gölgesinde ölümle burun buruna yaşayan insanlara ısrarla okuma yazma öğretme aşkının nedenini izah etmeye çalışır.

Filmde etkileyici sahnelerden biri de yaşlı insanların sınırdan geçmesine izin vermemek için bu masum ve gariban insanların üzerine ateş açıldığı sahnede çocuğuyla karatahtanın altına sığınan kadının durmadan ‘kimyasal silah’ diyerek bir çeşit krize girmesiydi. Halepçe katliamına gönderme yapılan bu sahne çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlardan oluşan beş binden fazla insanın Saddam Hüseyin’in kullandığı kimyasal silahlarla korkunç şekilde can verdikleri katliamın can yakan görüntülerini akla getirdi.  Aynı şekilde sınıra ulaşan yaşlıların ‘işte burası Halepçe’ diyen öğretmene ısrarla inanmamaları, kendilerini kandırmakla suçlamaları karşısında öğretmenin ‘Burası gerçekten sizin memleketiniz fakat bombalandığı için tanıyamıyorsunuz’ cevabını verdiği sahne ve insanların sisin içinde yavaş yavaş yürüyerek kayboldukları görüntüler savaşın yıkıcılığını, insanlarda yarattığı tahribatı gösteren yakıcı sahnelerdi. Filmin seyirci açısından hazmını zorlaştıran esas unsur da bu yaşananların olmuş bitmiş bir hikâye veya film olarak izlenememesi. Hâlihazırda Irak, Filistin özellikle de Suriye’de yaşanan facialar bölgenin bir gerçeği olmuş durumda. Acı, ölüm, kan, yıkım, katliam kanıksanmış sıradan kavramlar haline gelmiş. Filmin emperyalist güçlerden de, otoriter yönetimlerden de, gerici ve yobaz anlayışın temsilcilerinden de kurtuluşun yolu olarak eğitimi göstermek istemesi bundan olsa gerek.

Kapanış jeneriğinde arka fonda yakılan ağıt, zorlu coğrafyanın hayat mücadelesi içindeki çocuk, kadın ve yaşlılarına mı, açlığa, vatansızlığa yahut eğitimsizliğe miydi? Yoksa sınır muhafızları tarafından taranarak katledilen veya mayınlara basıp kolu bacağı parçalanan hamal çocuklara mıydı? Galiba hepsineydi…

Filmin senaryosunu Samira Makhmalbaf, babası Muhsin Makhmalbaf ile birlikte yazmış, kendisi yönetmiş. Başroldeki iki öğretmen hariç oyuncuların tamamı filmde anlatılan dramı her gün yaşayan bölge insanlarından oluşuyor. Dört ayda büyük zorluklarla çekilebilen film Cannes Film Festivalinden jüri büyük ödülü ile dönmüş.

Film, İslam coğrafyasında yaşanan dramlara belli bir bölge üzerinden ışık tutup belgesel anlatıma yakın bir formatı kullanarak insanlığa ağıt yakarken merkeze aldığı iki öğretmenin öğretme arzusu, iştiyakı, o şartlarda okumayı öğreteceğim diye kendilerini paralamaları ister istemez bizim eğitim anlayışımızı ve öğretmenlerimizi sorgulatıyor. Nitelikli ve donanımlı bir öğretmenin hakkını vererek mesleğini yaptığında bir okulun çehresini büsbütün değiştirebileceği gerçeğine rağmen maalesef öğretmenlerimizin kahir ekseriyetinin gündemi, mesleğine yaklaşımı, niteliği, donanımı, kendini yenileyebilmesi noktasında olumlu konuşmak pek mümkün gözükmüyor. Rastgele belirlenmiş 5-6 okulun teneffüs saatinde öğretmenler odasına konuk olunup konuşulan konulara kulak misafiri olmak kastettiğimiz şeyin boyutunu görmeye yetecektir. Sistem eleştirisi yapmak, en ideal olana yaklaşabilmek açısından her zaman yapmamız gereken bir görev olmakla beraber bunu öğretmeni soyutlayarak yapmak çok yanıltıcı olacaktır. Sistemin en önemli parçası olan öğretmenin sunulan her türlü teknik imkâna rağmen görevini ne kadar layıkıyla yapabildiği veya yaptığı en başta masaya yatırılması gereken konulardan biri diye düşünüyorum. İmkânsızı mümkün hale getirip bir harf öğretmek için sırtında kara tahtayla aç susuz dolaşan öğretmen betimlemesindeki eğitim aşkı ve şevkinin bizlerden ne kadar da uzak olduğunu bilmek çok acı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.