Ali Aydın

Zorunlu eğitimin ideal öğrencisi veya yeşil saplı kırmızı çiçek

24.04.2019

Abdulbaki Değer yazdı…

Zorunlu eğitimin ideal öğrencisi veya yeşil saplı kırmızı çiçek

Dublin Üniversitesi öğretim üyesi Helen Buckley’in ‘Little Boy’ adlı ünlü şiiri dilimize ‘Küçük Çocuk’ olarak çevrilmiş. Eğitime heyecanla ve sevinçle başlayan bir çocuğun hikâyesini anlatıyor şiir: 

‘Bir gün küçük bir çocuk okula başladı. 

… Mutluydu 

… Bir sabah öğretmen, “Bugün bir resim yapacağız” dedi. 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk. 

Her tür resim yapmayı severdi; 

Aslanlar ve kaplanlar, 

… Hemen boya kalemi kutusunu çıkardı 

Ve çizmeye başladı. 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen, 

“Daha başlama zamanı gelmedi!” 

“Şimdi” dedi öğretmen, 

“Çiçek resmi çizeceğiz.” 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk, 

Pembe, turuncu ve mavi kalemleriyle 

Güzel çiçekler çizmeyi çok severdi. 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen, 

“Size nasıl çizileceğini göstereceğim.” 

Ve yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizdi. 

“İşte” dedi öğretmen, 

“Şimdi başlayabilirsiniz.” 

Küçük çocuk öğretmeninin çiçeğine baktı, 

Sonra kendi çiçeğine baktı. 

Kendi çiçeğini öğretmeninkinden daha çok sevdi 

Ama bunu söylemedi. 

Kâğıdının arkasını çevirdi, 

Ve öğretmeninki gibi bir çiçek çizdi. 

Yeşil saplı kırmızı bir çiçekti. 

Başka bir gün, 

… Öğretmen, “Bugün kille bir şeyler yapacağız” dedi. 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk. 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen, 

“Daha başlama zamanı gelmedi!” 

… “Şimdi” dedi öğretmen, 

“Bir tabak yapacağız.” 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk, 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen, 

“Size nasıl yapılacağını göstereceğim.” 

Ve öğretmen herkese gösterdi nasıl yapılacağını 

Derin bir tabağın. 

“İşte,” dedi öğretmen, 

“Şimdi başlayabilirsiniz.” 

… Elindeki kili yuvarlayarak tekrar top haline getirdi 

Ve öğretmeninki gibi bir tabak yaptı. 

Derin bir tabaktı. 

Ve kısa bir süre sonra 

Küçük çocuk beklemeyi öğrendi, 

Ve izlemeyi 

Ve her şeyi öğretmeninki gibi yapmayı. 

Ve kısa bir süre sonra 

Kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya başladı. 

Sonra bir gün 

Küçük çocuk ve ailesi 

Başka bir şehirdeki, 

Başka bir eve taşındılar, 

Ve küçük çocuk 

Başka bir okula gitmek zorunda kaldı. 

… Ve okulun ilk günü geldi. 

Öğretmen “Bugün bir resim yapacağız” dedi. 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk. 

Ve ona ne yapması gerektiğini söylemesi için 

Bekledi öğretmenini. 

Ama öğretmen hiçbir şey söylemedi. 

Sadece sınıfta dolaştı. 

Küçük çocuğun yanına gelince sordu: 

“Resim çizmek istemiyor musun?” 

“Evet,” dedi küçük çocuk. 

“Ne çizeceğiz?” diye sordu. 

“Sen yapana kadar bilemem,” dedi öğretmen. 

“Nasıl yapmalıyım?” diye sordu küçük çocuk. 

“Neden soruyorsun, istediğin gibi yap” dedi öğretmen. 

“İstediğim renkte mi?” diye sordu küçük çocuk. 

“İstediğin renkte” dedi öğretmen. 

“Eğer herkes aynı resmi yapsaydı, 

Ve aynı renkleri kullansaydı, 

Kimin ne yaptığını, 

Nasıl anlarım sonra?” 

“Bilmiyorum” dedi küçük çocuk. 

Ve sonra yeşil saplı kırmızı bir çiçek yapmaya başladı.’ 

Biraz kısaltarak aktardığım ve eğitimle ilgili olanların beğenerek okuduğu bu şiir; eğitimin tekçi ve tahripkâr niteliğine ilişkin esaslı bir eleştiri. Bir rol model, belirleyici bir otorite figürü olarak öğretmen ile öğrenci ilişkisine odaklanan şiir; eğitimi belirleyen-belirlenen, aktif öğretmen-pasif öğrenci dikotomisi ile ön açan, açılıma imkân sunan geliştirici ilişki arasındaki farka ve bu farkta öğretmenin hayati rolüne değiniyor.  

Geçenlerde bu şiirdekine benzer gerçek bir haber basında yer aldı. ‘Profesörün 13 yıllık deneyi: Yüzde 90’ı papatya çiziyor’ başlıklı haberde Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yavuz Erişen, 13 yıldır derse girdiği değişik üniversitelerde resim yapmalarını istediği öğrencilerin yüzde 90’ının papatya çizdiğini belirtiyor. Yaratıcı örneklerle nadir karşılaştığını belirten Erişen, bunun sebebini de tek tipleştiren eğitim olarak görüyor: ‘Farklı illerden, okullardan ve ailelerden gelmelerine rağmen aynı evi, detaylarında aynı dağları, güneşi, bacayı, ağaçları, çiçekleri, masayı yapıyorlar. …Hepsi tek tip!’ Devamında ‘bu ülkeyi geliştirecek, kalkındıracak insanı maalesef yetiştiremiyoruz. Öncelikle, temel yeterlilikleri hayata geçirecek öğretmeni yetiştirmeliyiz. Programlar merkezde hazırlanıyor. Onun için Türkiye ölçeğinde yetiştirdiğimiz öğretmenin yaratıcılığı çok fazla yok. …Anne ve babayı dönüştürmeliyiz. Okul dışı öğrenmeye, sivil toplum kuruluşlarına, medyaya da görev düşüyor.’ 

Buckley’in şiirinde çözüm olarak ilişkisi öğrencinin gelişimine olanak veren ‘öğretmen’ öne çıkarken Prof. Erişen’in analizinde iş biraz daha netameli bir hal alıyor ve öğretmeni de içeren geniş ölçekli yapısal bir dönüşüme uzanıyor. Sanırım altını çizmemiz gereken başka bir husus var: ‘Tek tipçi’ eğitim dediğimiz zaman başımıza gelen talihsiz bir kazadan bahsetmiyoruz. Zorunlu eğitimin ontolojik gerekçelerinden birisi ‘homojenleştirmedir.’ Bu açıdan ‘yeşil saplı kırmızı çiçek’ ile ‘yüzde 90’ın çizdiği papatya’ sistemin problemliliğinden ziyade işlerliğine ilişkin kanıt teşkil ediyor. Burası çok önemli! Zorunlu eğitim sistemi; farklı etnik, dil ve kültür bileşenlerinden gelen insanları, devletin ‘makbul’ vatandaşlarına dönüştürmek için çalışan bir benzeştirme aygıtıdır. ‘Kaynaşmış, çelikten bir kütle’ oluşturma için vardır bu sistem.  

Sistemin kuruluş koşulları, kuruluş şekli ve kuruluş amacı belli! Bunları görmezden gelerek veya bunları sistemin olağan çıktıları yerine öğretmen, veli, öğrenci, medya, teknoloji vs. gibi dış unsurların istenmeyen etkileri olarak görürsek kendimizi kapana kıstırırız. Bu sistem ‘papatya çizilsin’, öğretmenler ‘papatya çizdirsin’, öğrenciler de ‘papatya çizsin’ diye var. Biz bunda bir sıkıntı, bir problem görüyorsak o zaman meseleyi Buckley’in şiirinde dile gelen çok önemli ancak çok sınırlı konteksten çıkarıp tartışmalıyız. Ayrıca bu tartışmayı dönemin ruhunu yansıtan ve mevcudu sürdürmenin operasyonel aparatları olan popüler kavram setleriyle, moda söylenceleriyle yapamayacağımızı bilmeliyiz. Bugün dolaşımda olan yaratıcılık, farklılık, bireysellik gibi vurgular, temel vasfı kitlesellik olan bir yapı için dile geliyor, dikkat edelim.  

Merkezi sistem demek ‘standardizasyon’ demek, homojenleştirme demek! ‘Kendi stilini yarat’, ‘modayı takip et’ buyrukları farklılık, bireysellik gibi yumuşak ve albenili bir tonda bizi okşuyor ancak gerçek hayatta saçımızla, kıyafetimizle büyük bir benzeşim trendinin içinde silikleştiğimiz gerçeğiyle sarsılıyoruz. Fransa’da üç gün tatil olduğunda kendiliğinden milyonlarca kişi sahillere doğru akıyorsa bunda derin bir yönlendirmenin izini aramak gerekir diyen Fransız filozof haklı değil mi? Ayşe Kadıoğlu Cumhuriyet Türkiye’sinin en ideal öğrencileri soruların cevaplarını bilen (bu soruların ve cevapların ne olduğu, nasıl ve kim tarafından belirlendiği çok önemli) ancak kendileri soru sorma alışkanlığı edinmemiş kişiler olarak yetişmişlerdir derken haklı değil mi? 

Mevcut sistemi muhafaza üzerinden yapacağımız tartışmanın ve iyileştirmenin sınırlı olacağı muhakkak. Öğretmen, öğretmen yetiştirme sistemi, okul, devlet, yasal mevzuat, günümüzün sosyal, siyasal, ekonomik, teknolojik gerçekliği. Her bir alanda yaşanan dönüşüm sadece algı dünyamızı değiştirmiyor aynı zamanda yaşam evrenimizi alt üst ediyor. Mevcut okul elbette burada ‘yaratıcı’ rol ifa etmiyor. Okulun bu şekliyle beklediğimiz anlamda ‘yaratıcı’ bir rol ifa etmesi de mümkün değil. Okulun yapamadıklarına ve yapması gerekenlerine takıldığımız kadar yaptıklarına, yıktıklarına ve niçin yapıp-yıktıklarına bakabilsek bir umut taşıyabiliriz. Aksi takdirde heyecanla ve sevinçle girdiğimiz okullarımızdan yeşil saplı kırmızı çiçek ile papatya çizmeyi öğrenerek çıkmaya devam edeceğiz.   

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.