Ali Aydın

Eğitim reformu tartışmasına giriş

17.12.2018
Eğitim reformu tartışmasına giriş

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan yeni kabinede en dikkat çeken isim kuşkusuz yeni Milli Eğitim Bakanı Prof.Dr. Ziya Selçuk oldu. Eğitimin içinden gelen birisi olması beklenti çıtasını yükseltirken, şimdilik dilek, temenni düzeyinde olsa da eğitim reformu tartışmalarını başlattı. Namık Kemal eğitimin önemi hakkında konuşmanın,  “Güneşe kaside okumak” olduğunu söyler. Ona göre bunun önemi yoktur. Çünkü güneşin sizin söyleceğiniz kaside olmaksızın da önemi aşikârdır. Bu nedenle eğer akabinde yapacağınız anlamlı tespitler, ileri süreceğiniz esaslı teklifler yoksa mütemadiyen eğitimin önemini haykırmanın beyhudeliği açıktır.

Eğitim eleştirileri; sınıf yönetimi, müfredat gibi sistem içi kozmetik düzenlemeler düzeyinde kaldı. Eğitim bahsinde hiçbir zaman temel önermelere dokunulmadı.

Ziya Selçuk’un isminin açıklanmasının ardından basında yer alan yazılarda dilek ve temennilerin bir kısmı ağırlıklı olarak güneşe okunan kasidelerden ibaret. Bir kısmı modern eğitimin gerçekliğini ıskalayan fantazmalardan müteşekkil. Bir kısmı ise mevcudun sınıfsal konumlarına halel getirmediğini bilen bu sebeple esasa dokunmadan eğitimden çok kozmetiğin konusu olacak tekliflerle arz-ı endam eden medyatik kişisel gelişimcilerin ortada top dolaştırmasından ibaret. Bu ülkede bir eğitim reformu tartışılacaksa eğer o zaman filmi biraz geriye sarmamız gerekiyor.

Moravyalı (Bugün Çekoslovakya sınırları içinde kalan bir bölge) bir piskopos, aynı zamanda pedagog olan John Amos Comenius (1592-1670) modern okulların kurucularından biri kabul edilir. Comenius zorunlu öğrenim sınıflarının yedi veya on iki olmasını ilk öneren kimsedir. Okulları “herkese her şeyi öğretecek kurumlar” olarak tarif eder. Mütekamil bir insanlığa doğru gelişmeyi herkes için mümkün kılacak olan fikirlerine uygun olarak, bilginin montaj hattında üretilmesi için bir proje taslağı çizer. Ivan Illich’in aktarımına göre Comenius, eğitim üzerinde etkileri olan ilk uzmanlardan biri değildi sadece. O aynı zamanda, sanatının teknik dilini, çocuk yetiştirmenin sanatını tanımlamak için kullanan bir simyacıydı.

Simyacılar basit elementleri, bu elementlerin damıtılmış özlerini peş peşe gelen yedi süblimleştirme safhasından geçirerek arıtma yollarını araştırıyorlardı. Bu çabalarının nihai amacı ise bu elementlerin hem kendilerinin hem de dünyanın yararına olmak üzere altına dönüştürülmesiydi. Simyacılar bu amaçlarına hiçbir zaman ulaşamadılar. Her seferinde başarısız oldular. Ne var ki uyguladıkları teknik ilginç bir biçimde modern eğitim için bir çıkış noktası oldu.

Bugüne kadar okulun içeriğini değiştirip arzu edilen değişimi sağlayacaklarını zannedenler çıktıkları bu yolda aynı paradigmanın kafesine girmekten kurtulamadı.

Simyacıların izinden giden modern tilmizleri, eğitimi “yeni bir insan tipi” ortaya çıkaracak bir simyevi süreç olarak tanımladılar. Ne var ki her gelen nesil, okulları için ne kadar çok harcama yaptıysa da halkın büyük bir çoğunluğunun bu süreç sayesinde aydınlanmaya uygun olmadığı ve okul dışındaki hayat için hazırlıksız oldukları sonucuna ulaştı.

Bugüne kadar okulların başarısız bulunması, medyadaki tartışmalara eşlik eden eğitim reformu talepleri, sonucun gözardı edilemeyecek boyutlara ulaşmasıyla alevlendi hep. Gözümüze çarpmaması artık gayri kabil hale gelen ikaz ışıklarını fark etmek sadece başlangıç safhasında olduğumuzu gösterir. Esas mesele ise kendimizi kayıtsız kalamayacağımız noktada hissetmemize neden olan durumu, nedenleri ve sonuçları ile doğru anlamak ve gereğini yapabilmek.

Ne var ki bugüne kadar eğitim eleştirilerinin; sınıf yönetimi, müfredat ya da öğrenme teknikleri gibi sistem içi kozmetik düzenlemeler düzeyinde kaldığını görüyoruz. Eğitim bahsinde hiçbir zaman temel önermelere dokunulmadı! 

Ivan Illich bu nedenle olsa gerek okulların başarısızlığını vurgulayan eğitim reformcularını onları pek de hoşnut etmeyecek biçimde üçe ayırır.

İlk grup Illich’in diğerleriyle mukayese edildiğinde en masumları olarak gördüğü ve daha iyi bir okul vaadinde bulunan simyanın büyük ustalarıdır. İkinci grup en ayartıcılar olarak isimlendirilen ve her mutfağı bir simya laboratuvarı yapmayı vaadeden popüler büyücülerdir. Günümüzde bu gruba en yakın duranlar kanaatime göre kişisel gelişimcilerdir. Üçüncü grupta yer alanlar ise Illich’in en fesatçılar olarak tanımladığı bütün bir dünyayı tek bir dev ilim tapınağına çevirmek arzusunda olan yeni kainat masonlarıdır.

Illich’in eğitim reformu iddialarını böyle tasnif etmesine şaşırmamalı. Çünkü iki tür eleştirinin olduğunu akıldan çıkarmayalım. Biri evcilleştirilmiş, rehin alınmış bugün örneklerini sıklıkla gördüğümüz gibi mevcut düzeni, kurumsal yapıyı var etmeye, yaşatmaya ve tahkim etmeye odaklanmış eleştiridir. Diğeri ise kendini sınırlandırmayan, ufkunu hiçbir totem ile kapatmayan, ideolojik-politik blokajlardan sıyrılmış, geniş bir perspektiften yapılan eleştiridir. Bugün eğitim üzerine tartışma yapılıyor görüntüsü altında olagelen şey esasında mevcudun bekçiliğidir. Bu nedenle eğitim sisteminin işleyişinde aksaklıklar olduğunu görmek ve bunu dillendirmek tek başına bir anlam ifade etmiyor. Eğitim reformu talebini dillendirenlerin şu soruları da açıklağa kavuşturmaları gerekiyor:

Eleştirilen nedir? Eleştiriler bütüne mi parçaya mı yöneliktir? Yapıya mı içeriğe mi itiraz edilmektedir? Aksaklıkların giderilmesi ile ne amaçlanmaktadır?

Bu tür sorulara verilen cevaplar kimlerle muhatap olduğumuz noktasında bize bir fikir verebilir. Öte yandan tartışma düzeyimizi de açığa çıkarır.

Mesela;  eğitim ve kültür bahsinde geri kaldığımız, pek çok alanda sağlanan ilerlemenin eğitim ve kültür alananında gerçekleşmediği söyleniyor  sıklıkla. Kimsenin itiraz etmediği bu tespit akabinde neyi teklif ediyor bize ona bakmamız lazım.

Baktığımızda ise şunları görüyoruz: Bugüne kadar gelen okulun ideolojik içeriğine itiraz var. Okulun belirli tip insan üretme amaçlılığından duyulan hoşnutsuzluk var. Güzel! Bu hoşnutsuzluk şahsen beni ziyadesiyle memnun eder. Peki ne teklif ediliyor?

Şu günlerde yine “altın nesil” vurgusu içeren yazılardan geçilmiyor. Comenius’un kulakları çınlasın! Özlemi duyulan bir nesil, devlet eliyle ve okulun bir insan üretme çifliği olarak konumlandırılmasıyla gerçekleşecek öyle mi? Eğer okula ve insana bakış bu ise ister Kemalist, Sosyalist densin; ister dini, milli densin!… Adlandırmanın adlandırmadan öte bir anlamının olmayacağını söylemek durumundayız. Hatırlanacağı üzere 10. Yıl Marşı, “altın nesil” arayışındaki erken Cumhuriyet dönemi romantizmini veciz biçimde ifade ediyordu bize: Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan

Bugüne kadar okulun içeriğini değiştirip arzu edilen değişimi sağlayacaklarını zannedenler çıktıkları bu yolda aynı paradigmanın kafesine girmekten kurtulamadılar. İdeolojik-politik bir mühendislik olarak amaçlılığı, kurgusu ve yapılanması sanayi döneminin bir icadı olan kitlesel, zorunlu eğitim bugün bile modern panteonda en dokunulmaz put olma hüviyetinde.

Yeni teknolojilerin, alt-üst olan düzensiz, yıkıcı sosyalliğin ve birer meydan okuma ile karşımızda beliriveren dünyadaki radikal değişimin yarattığı tüm travmaları okul gibi zaten başından beri kurgusu ve amaçlılığı ile sorunlu olan bir yapı üzerinden tedavi edebileceğimizi sanıyoruz. Bu “hurafe”yi  sorgulayanları ise duymuyoruz, duymak bile istemiyoruz.

Bir hayat yaşıyoruz ve hayatımızdan bağımsız, izole bir eğitim-öğretim süreçlerinin olabileceğini varsayıyoruz. Okulu bir enjektör, müfredatı ilaç, çocuklarımızı hastalar mesabesinde görüyoruz.

Enjektör enfekte ise içindeki ilacın adı ne olursa olsun hastaya şifa vermeyecek! Enjektöre toz kondurmaksızın kendi prospektüslerini öne sürenler  ya maksatlarını perdeliyorlar ya da neyi teklif ettiklerinin farkında değiller.

Eğitim reformunu konuşmaya buradan başlayamaz mıyız mesela?

ETİKETLER:
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.