Ali Aydın

Ezbere felsefe veya patinaj parkuru eğitim

13.10.2019
Ezbere felsefe veya patinaj parkuru eğitim

Bu aralar Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin yıllar önce bir söyleşide söylediği sözler sosyal medyada dolaşımda. 2007 yılında Milliyet’te yayımlanan söyleşiden şu sözler manşete çekiliyor: ‘Dört yıl boyunca her biri üçer saatlik dört felsefe dersi koyalım okullara; biri bağlantı kurma alıştırmaları, biri değer sorunları, biri etik sorunları, biri de insan haklarıyla ilgili. İddia ediyorum, 15-20 yıl sonra Türkiye farklı olur. Eğitim programlarında bu dört dersi bizim düşündüğümüz gibi programlayalım, öğretmenleri hazırlayalım. Ve bu dersler ciddi ciddi yapılsın, ilköğretimden başlayarak…’

Bu sözleri yeniden dolaşıma sokanlar sanıyorum söylenen sözlerin yerindeliğine dikkatlerimizi çekiyorlar. Eğitim sistemimizin problemi felsefe eksikliği deniyor. Değişik vesilelerle bu meyanda bir takım sözler işitiyoruz. Türkiye’de felsefeye bir şer odağı muamelesi yapanlar olduğu gibi felsefeyi gizemli bir maymuncuk, elitist, çoğunluğun anlamadığı ‘sınıfsal’ bir imtiyaz olarak görenler de var. Genel anlamda ‘felsefe’ eksikliğimizin olduğu aşikâr. Ancak bu eksikliğin paket programlar üzerinden aktarılacak bir ‘felsefi bilgi’ olduğunu söylemek ve düşünmek ise kanaatimce aşırı yüzeysel ve çok da tartışmalı. Felsefi bakış, felsefi tavır, felsefi yaklaşım, felsefi düşünüş ayrı bir şey aktarılan müfredatın içeriğinde felsefe dersinin ne kadar olduğu veya olmadığı bambaşka bir şey.

Türkiye’de felsefi bakış, tavır, yaklaşım, düşünüş eksikliği ders, okul, müfredat üzerinden giderilir zannediliyor. Oysa biraz dikkat edilirse felsefenin belki de en çok kendi bölümünde, kendi kürsüsünde katledildiği söylenecektir. Felsefenin bir anlamda ‘resmi’leşmesi, teknikleşmesi, sınırları çizilmiş, içeriği ve işleyişi belirlenmiş bir kapalı sisteme indirgenmesi felsefe olmaktan çıkması, ruhunu kaybetmesi demektir. Felsefe tarihine ilişkin malumatın felsefeyle özdeş kılınması eğitimin okulla özdeş kılınması gibi bir çarpıklığa, Ivan Illich’in yerinde tespitiyle ‘yanılsamaya’ bizi mahkûm ediyor. Teknik bir aktarıma bağlanan felsefenin felsefe, bu kavrayışın da ‘felsefi’ olmadığı tersine küresel eğitim dilinin bir uzantısı olduğu görülmelidir.

Hal bu iken eğitim sistemimizdeki ‘felsefi’ bakış, düşünüş, tavır ve yaklaşım eksikliğini felsefe ders saatinin ne kadar olup olmadığıyla tartışmak hem meseleyi hem de çok daha önemlisi felsefeyi yüzeyselleştirmek ve lokalleştirmek demektir. Bu iki şey arasında yani ‘felsefi’ bakış, düşünüş, tavır ve yaklaşım ile ‘felsefe’ dersi ve tedrisatı arasında bağ kurmak zorunlu kitlesel eğitimde iki yüzyıldır egemen olan önkabulleri kabul etmek, yürürlükteki işleyişe çanak tutmak demektir. Bilgi eksikliğini gidermeyi veya daha doğrusu ‘doğru’ bilgiyi vermeyi iddia eden bu yaklaşım mevzuyu ve ilişkiyi bu düzlemde tutar: ‘Felsefi’ bakış, düşünüş, tavır ve yaklaşım bizde niye yok? Çünkü yeteri kadar ‘Felsefe’ dersimiz yok. Matematikte niye başarılı değiliz? Çünkü ders saatimiz az. Veya materyalimiz eksik. Veya öğretmen yeterliliğimiz düşük vs.

Türkiye’de eğitim mevzusu bu düzlemin dışına çıkarılmadığı müddetçe bu patinaj parkuruna mahkûm olmaya devam edeceğiz. Düzeni, düzeneği, ilişki biçimini, kitleselliği, zorunluluğu sorun etmeyen bir kavrayışın daha işin başında, ne kadar ‘felsefe’ heveslisi, taliplisi görünürse görünsün, ‘felsefi’ bakıştan, tarzdan, yaklaşımdan, düşünüşten mahrum olduğu açıktır. Eğitimdeki devasa krizin nedenlerini görmek, tartışmak yerine bu krizi bir şeye indirgemek ve bir şeyle çözülebileceğine inanmak başlı başına problemlidir ve daha da önemlisi ‘felsefi’ değildir.

Felsefeden bahsediyorsak en azından insanların biraz şüphe duyması, biraz eleştirel olması, kendilerine ‘doğa’ kanunu gibi sunulan şeylere çekince koyması olmazsa olmaz değil midir? Aklını kullanması, aklını kullanmaya ‘cesaret’ etmesi gerekmez mi? Ezberlere, klişelere, genel geçer kabullere hatta ön kabullere dikkat etmesi gerekmez mi? Toplumsal hayatın tüm alanlarının kesişim alanında olan modern eğitimin ( yani zaman mekân planlaması yapılmış, ilişki biçimi tesis edilmiş, neyin kimler tarafından nasıl öğretileceği detaylandırılmış zorunlu ve kitlesel eğitimin) toplumu istenilen yönde şekillendireceğini düşünmek için 20 yüzyılın totaliter devletlerinin acı ve tahripkâr deneyimlerinin dışında ne tür haklı gerekçelerimiz, hangi ‘felsefi’ çıkarımlarımız var? Eğitimin toplumsal hayatın kurucusu olmaktan ziyade yansıtıcısı olduğu belirten yaklaşımlar çok daha gerçekçi ve felsefi değil mi?

Bu açıdan şaşalı, sükseli, susturucu işlevi gören ve gizemli çağrışımları olan kelimelerin, kavramların, isimlerin ‘statükoya’ payanda edildiği bu küresel eğitim diline karşı teyakkuzda olmak durumundayız. Bazen eleştirellik, kendini gerçekleştirme üzerinden bazen STEM, robotik, kodlama üzerinden bazen de ‘felsefe’ üzerinden bizi esir alan bu söylemler vaat ettiklerini elbette gerçekleştirmiyorlar. Zaten vaat ettiklerini gerçekleştirmeyeceklerini bildiğim bu söylemler vaat ettiklerini gerçekleştirmek için değil statükoya olan mahkûmiyetimizi pekiştirmek, başka arayışlara girmememiz için varlar. Felsefe dersini arttırarak da çok güzel bir şekilde bu mahkûmiyeti pekiştirebilirsiniz. Nitekim ihtiyaç duyulursa ‘memlekete komünizm getirilebileceği’ gibi mevcut eğitim sistemi içinde felsefe dersi de pekâlâ arttırılabilir. Kısacası bizim felsefe dersinin saatinden ziyade felsefi bir bakışa, tavra, yaklaşıma ve düşünüşe ihtiyacımız var. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.