Ali Aydın

Devlet, çocuk ve eğitim

07.06.2019
Devlet, çocuk ve eğitim

 “Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

***

Hatay’ın Erzin ilçesinde Ali ve Sümeyra Algül çiftinin başka türlü bir eğitim aldırmak isteğiyle okula göndermediği 4 çocuğu ile yaşı küçük olan 1 çocuğu aileden alınıp, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bağlı yurtlara yerleştirildiler. 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce çocuklar Zehra (14), Zeynep (13), İzzet (11), Rukiye (7) ve Rabia (5) kardeşler hakkında 30 Ocak’ta bakım tedbiri kararı alındı. Koruma altına alınan 5 kardeş, yaşları ve cinsiyetlerine göre, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’nün bakım yurtlarına yerleştirilip, okullara kayıtları yaptırıldı.

Haber öteden beri kendisi gibi olmayanları toplama kampına göndermeye hazır bir motivasyona sahip olanlarca ilgiyle takip edildi. Yine aynı kişiler, devletin okulu dururken anne babanın  “başka türlü bir eğitimi” akıllarından geçirdikleri için 5 çocuklarına devlet tarafından el konulmasını coşkuyla karşıladı. İslam kesimin de habere ilişkin genel kayıtsızlık hali esasında aileye reva görülen uygulamaya ilişkin zımni bir tasdik niteliği taşıyordu. Onlar da ailenin tutumunu aşırı görüp devletin aileyi dağıtmasını makul bir çözüm olarak değerlendirdiler anlaşılan!

İşin ilginç yanı söz konusu hayvanlar alemi bile olduğunda anne ile yavrusu arasındaki bağı özel kabul ederiz. Yavrusunu kaybeden bir hayvanın görüntüsü bile yaralar bizi…

Nasıl oluyor da insanlar, anne-hayvanlara gösterdikleri merhameti bu olayda görüldüğü gibi anne-insana göstermek şöyle dursun 5 çocuğun hem anne-babalarından hem de de kardeşlerinden koparılmalarına alkış tutabiliyorlar?

Kuşkusuz bu tutumun bir tarihî arka planı var. Bu tutumu mümkün kılan fasılalardan geçildi. Bu vesileyle kısaca hatırlatmakta fayda var.

Modernler için dinmeyen bir gerilim: ‘halk’

Modernlik projesi başından beri temelde iki varsayıma dayanıyordu. Bu varsayımlardan ilki toplumsal dünyanın kavranabilir, ikincisi ise şekillendirilebilir olduğuydu. Modernliğin gündoğumunda bu kabullere yaslanarak girişilen düzenlemelerin ve bu amaçla tesis edilen düzeneklerin ikamesine tanıklık edildi. Bu düzenlemelerin ardındaki zihin haritasını Aydınlanma düşüncesi oluşturuyordu. Aydınlanma çağı modernitenin zihin haritasının oluşturulduğu, projelendirildiği bir tarihsel aralıktı. Bu dönem düşünürleri, yeni düzenin zihinsel ufkunu belirleyen fikirleri parlatırken, halkı bu fikirlerle uyumlu kılmaya dönük tedbirlerin alınmasında modern iktidarların yeni ruhban sınıfını oluşturdular.

Din meşruiyet kaynağı olmaktan çıkmış ve hiyerarşideki yeri değişmişti; lakin hiyerarşi aynen muhafaza edilmişti. Artık yaşamın anlamını söyleyecek, cenneti yeryüzüne indirecek yegâne meşruluk kaynağı modern bilimdi. Pozitivist bilim anlayışı ve ondan neşet eden tüm kavrama ve anlama biçimleri ile toplum, modern iktidarlar için bitmeyecek bir ödev haline geldi.

Modernite, eski düzenin yıkıntıları arasında yükselirken, dönemin aydınlarının halet-i ruhiyesini ve önlerinde bir ödev olarak duran halka bakışlarını Alexis de Tocqueville, çarpıcı bir biçimde şöyle dile getirir : ‘İlahi Güç’ü ne kadar küçümsemişlerse, kamuyu da hemen hemen o oranda küçümsemişlerdir.

Aydınlanma düşünürlerinin halk için uygun gördükleri tanımlamalar Tocqueville’i doğrulamaktadır. Bauman, dönemin aydınlarının zihinlerindeki ‘halk’ tasavvuruna ilişkin değerli bir özet sunar. Diderot, Holbach ve Voltaire bu özette kendilerini gösterirler.

‘Halk’ diyor Diderot, “tüm insanların en aptalı ve en kötüsüdür.” Diderot için ‘halk’ yalnızca bir ‘yığın’dan ibaretti. Holbach için ise aşağı sınıflar ‘düzgün düşünme yetisinden yoksun, tutarsız, küstah, fevri, heyecan nöbetlerine tutulmaya ve hır çıkarmaya hazır’ kimselerden oluşuyordu. Halk Voltaire için ‘yırtıcı, vahşi, öfkeden gözü dönmüş geri zekâlı, çılgın ve kör hayvanlar’ dı.

Bu isimlerin halk tasavvurları militan aydınlanmacılığa kesin bir gerekçe sunuyordu. Bizde de durum pek farklı değildi. 1930’ların yönetici sınıflarının halk denilince zihinlerinde ortaya çıkan imgeyi resmi ideolojinin müntesiplerinden birisi olan Yakup Kadri’nin Yaban’ın da görürüz. Romanın başkahramanı Ahmet Celal Anadolu köylüsünü ‘Ne terbiye görmemiş, ne galiz, ne iğrenç bir goril sürüsü…’ olarak tanımlar. Bu imaj sürekli bir biçimde romanın birçok yerinde karşımıza çıkar. Berna Moran’ın Yakup Kadri’nin bu tutumu ile ilgili teşhisi ise son derece nettir : ‘Sanırım Yaban’da vurgulanan temayı, köylünün yalnızca olumsuz yönlerinin sergilenmesini ve meydana getirilmek istenen boğucu atmosferi ancak Karaosmanoğlu’nun ideolojisinin gereği olarak açıklayabilir ve diyebiliriz ki romandaki köy, gerçek Anadolu’yu temsil etmez; 1930’lardaki yönetici sınıftan bir aydın bürokratın kafasındaki Anadolu’nun simgesidir.’

Peki; bu ‘halk’ ne yapılacak da ‘insan’ gibi bir şeye benzeyecekti?

Eğitim seferberliği : “Kültürel haçlı seferi”

Bunun için pedagojik bir ütopya ile girişilecek eğitim seferberliği gerekliyidi. Zygmunt Bauman Aydınlanma dönemini kendine özgü üslubu ile anlatırken  “eğitim seferberliği” tamlamasını kullanmaz bunun yerine  “kültürel haçlı seferi” , der.

Eğitim ile yapılamak istenileni tarihî bağlamı, anlamı ve aktörlerinden soyutlarsanız “Ne güzel bir şey eğitim seferberliği” gibi çocukça bir tasdik ile de karşılaşabilirsiniz. Ne var ki bu durumda eğitimin Fransız İhtilalinden sonra eski rejim, kilise ve inançlara karşı sivil dinin ikamesini mümkün kılacak ateşli bir silah olarak konumlandırılışını gözden kaçırabilirsiniz. 

Robespierre’in hazırladığı eğitim planına göre ülkede bütün çocuklar beş yaşından on iki yaşına kadar birlikte yetiştirilecekler, aynı yemeği yiyecek ve aynı eğitim ve ilgiyi göreceklerdi. Ana babalarından alınan çocuklar cinsiyetlerine göre “yatılı-kışla” okullara dağıtılacaklardı. Çocuklar buralardan “cumhuriyetçi kalıptan” “yeni insanlar” olarak çıkacaklardı. Çocuklar okuma, yazma ve hesap yanında daha da önemli olarak cumhuriyetçi ahlakın ilkeleri öğretilecek, burada elde edilen davranış biçimleri giderek ulusal bir nitelik kazanacaktı.

İhtilalin simge isimlerinden birisi olan ve eğitimin ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi olduğunu söyleyen Danton şöyle diyordu; “Ben de bir babayım, fakat oğlum bana ait değildir. O, Cumhuriyetindir. Ona kendisine iyi hizmet edebilmesi için ödevlerini zorla benimsetmek Cumhuriyet’e düşer.”

Merhum Kürşat Bumin “Batı’da Devlet ve Çocuk” isimli kitabında Fransız Devrimi’nin bu “pedagojik ütopyası” hakkında yazarken eğitime duyulan inancı da betimler. İhtilalcilere göre eğitim ve öğretim toplumdaki hangi kuruma, hangi soruna uygulansa, bir sihirli değnek gibi yanlışları doğru, kötüleri erdemli kılacaktı. Cumhuriyetçiler kilise ve krala karşı savaşmışlardı, onların bıraktığı boşluk doldurulacaktı.  Bumin’in ifadesiyle “Tanrı okuldan ayrıldığı gün, onun yerini dolduracak başka birisi kapıda beklemektedir. Kilise ve Devlet, her ikisi de okula büyük umutlar bağlamakta, ideolojilerinin en kolay ve etkili biçimde yeşereceği yer olarak küçük öğrencilerin kafalarını ve bedenlerini hedef almaktadır.”

Bizde de durum farklı değildi. Mesela Fahreddin Kerim 1933’te basılan “İnkılap Çocuğunun Terbiyesinde Ruhi ve Ameli Esaslar” isimli kitabında; “İnkılabı şuura değil tahteşşuura (biliçaltına) da yerleştirmeliyiz. Onun için de tek bir çare vardır. Telkin, daima telkin.” Söylemeye bile gerek yok ama Fahreddin Kerim’in üstüne basa basa belirttiği telkin okulda olacaktı tabi ki…

Öğretmen, ders kitapları, müfredat ve okul niçin vardı zeten?

Mürebbiye-devlet, vatandaş-öğreci terkibi modern zamanlarda işte bu düşüncelerle uyarlandı. Terkibin doğru işleyebilmesi, kıvamın altın oranının şaşması gerekiyordu. Bunun için kimse dışta bırakılmamalı en küçük bir boşluk kalmamalıydı. 1819’da Almanya, 1825’te İngiltere, 1843’te Fransa  art arda “zorunlu eğitim” uygulamasına geçtiler.

Okul hakkında “doğruyu” söylemek

 “Kendimi bozmadan atom bombası üzerine kafa yormama izin veremem. Bir atom bombası hakkında haykırmaksızın ne söyleyebilirsin?”. Eğitim üzerine ne zaman konuşmam gerekse ya da bir yazı yazmak için ne zaman otursam İvan İllich’in atom bombası hakkında konuşmak ile ilgili söyledikleri aklıma aklıma geliyor.

Araçlar kullanım amaçlarına göre yapılandırılmışsa farklı bir amaçla kullanılmak istendiklerinde aynı sonucu vermeyebilirler. Modern okulun niçin, hangi amaç için yapılandırıldığını gözardı ederseniz daha insanî amaçlarla bile yola çıksanız mevcut form ile fazla uzaklaşamazsınız.

Bürokrasi, iyi ya da kötü amaçları aynı kolaylıkla gerçekleştirmeye uygun bir araç değildir, der Bauman. Şunu demek ister: Bürokrasi itildiği yönde hareket etse bile, daha çok hileli zar gibidir. Kendi mantığı ve momenti vardır. Bazı çözümleri daha çok bazılarınıysa daha az olanaklı kılar.

Okul ve eğitim hakkında konuşan ve mevcudun niçin,  hangi amaçla yapılandırıldığı gerçeğini ısrarla tartışma gündeminin dışında tutanların bizlere söylemedikleri gerçek; işte, tam olarak budur! Bürokrasi için söylenenler mevcut okul için de geçerlidir.  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.