Ali Aydın

Albert Einstein’ı da Milli Eğitim Bakanı yapsak…

26.03.2019
Albert Einstein’ı da Milli Eğitim Bakanı yapsak…

Öğrencilerin akıllı telefonları ellerinden düşürmedikleri, teknolojinin ayartıcılığına kendilerini kaptırıp aile, okul ve derslerine gereken zamanı ayırmadıkları yönündeki eleştirileri sıklıkla duyuyoruz.

Bugün herhangi bir okula gittiğinizde öğretmenlerin birinci gündem maddesinin edilgen, derslere karşı ilgisiz, elinden telefonunu düşürmeyen öğrenci olduğunu görürsünüz. Bıkkın ve sıkılmış öğrenci kitlesel formel eğitimin bir fenomeni artık. Hem de küresel bir fenomen!

Eğitimciler öğrencilerin kendilerini dersten geri çekmelerini onların teknoloji bağımlısı olmaları ile izah ediyorlar. Bu tür kestirme neden-sonuç ilişkilerinin bedeli çoğu zaman gerçeğin büyükçe bir parçasından feda oluyor.

Okulda sıkıntı çıkaran öğrenci suçlu, derslere ilgisiz öğrenci suçlu, okula devam sorunu yaşayan öğrenci suçlu; peki ama okul suçlu değil mi? Tüm diğer tespitlerin bir anlam ifade edebilmesi için okulun da bu suçtaki rolünü itiraf etmesi gerekiyor.

Burada okul derken sistem içerisindeki bir dişliden değil o dişlinin nasıl ve ne şekilde çalışacağını belirleyen mekanizmadan bahsettiğim izahtan varestedir.

100 yıl önce, sayısız küçük topluluğa hizmet eden küçük okullar vardı. Ne var ki sanayi toplumunun oluşum safhasında onlar birer eğitim fabrikası haline geldiler. Bu fabrikalar, merkezi yönetimin uyguladığı katı bürokrasiler ile idare edilen “bürokratik okul” oldular.

Theodore Sizer dev bürokratik okulların eğitimi baltaladıkları beş yolu şöyle özetliyor;

  • Katı tek biçimcilik: Okul dışındaki uzmanlarca yönetilen bürokratik okullar genel olarak çocukların kişisel gelişimlerini ve ailelerin kültürel özelliklerini göz ardı etmekte.
  • Sayısal değerlendirme: Okul yetkilileri okul başarısını, okula devam ve okul terk sayıları olarak tanımlamaktadır ve test tekniği öğreterek test puanlarında başarı artışını ummaktadır. Süreç içinde, eğitimin niceliksel olarak ölçülemeyecek boyutlarını, örneğin yaratıcılık ve ilgi, göz ardı etmektedir.
  • Katı beklentiler: Başarı için nicel göstergeler istenirken aynı istek ve arzunun koşulların değişimi için ortaya konmaması okulları öğrenciler açısından taşınacak yük, çekilecek çile haline getirmektedir.
  • Uzmanlaşma: Ortaokul ve lise öğrencileri bir öğretmenden yabancı dil, diğer öğretmenden danışmanlık, bir diğerinden ise matematik öğrenmektedir. 40 dakikalık aralarla öğrenciler elden ele dolaşmaktadır. Sonuçta, hiçbir okul görevlisi öğrenciyi gerektiği gibi tanıyamamaktadır.
  • Düşük kişisel sorumluluk: Aşırı bürokratik okullar öğrencileri kendi başlarına öğrenmeye teşvik etmemektedir. Eğitimciler de sınıfta neyi nasıl öğrettikleri hakkında konuşmaktan özenle kaçınmaktadırlar.

20 milyona yakın ilk ve orta öğretim öğrencisinin olduğu Türkiye ya da benzer bir ülkede okulların işleri yürütebilmek için bürokrasiden kaçmalarının imkânı yok. Ancak Sizer, en azından eğitime daha insancıl yaklaşıp katılıkları törpüleyip öğrenci ve öğretmen etkileşimi için daha esnek uygulamaları hayata geçirerek bir nebze olsun rahatlama sağlanacağı görüşünde. James Coleman ise okulların daha az “yönetim güdümlü” daha çok “verim güdümlü”  olması gerektiği görüşünü dile getiriyor.

Zorunlu eğitim süresini periyodik olarak arttırmaktan çok neyi nasıl öğrendiğimizi sorgulamak bir kısır döngü içinde olduğumuz eğitim-öğretim faaliyetlerimizin tümüne bir boyut kazandırabilir. Öte yandan “bürokratik okul”, aşılması gereken bir okul modelidir. Bunu görmek için çok uzağa gitmenize gerek de yok! Mahallenizdeki bir okulda birkaç saat gezinmeniz bile yeterli!

Eğitimin çocuklar ve toplum için barındırdığı iyi olan tüm potansiyelin hayata geçebilmesinin yegâne yolu eğitimin özgürleşmesidir. Uygulamaları çeşitlendirmek imkânlarımızı görmemizi sağlar. Akla bile gelmeyenin nasıl da mümkün olabileceğini gösterir. Öğretir de hem.

Elimizdeki okul modeli ilahi bir hüküm değil! Dolayısıyla değiştirilemez değiştirilmesi dahi teklif edilemez bir durum yok ortada. Öte yandan başarısız ve başarısızlığı tescilli. Katı, tek biçimci, ideolojik… 

Sözünü ettiklerimiz yapısal sorunlar.

İşte çözüm yolu da tam olarak buralardan geçiyor!

Yoksa değil Ziya Selçuk’u Albert Einstein’ı daMilli Eğitim Bakanı yapsak nafile!

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.