Ali Aydın

Küçük Ağaç’ın Eğitimi

23.12.2018
Küçük Ağaç’ın Eğitimi

Çerokilerin zengin vadilerine bir gün hükümetin askerleri geldiler. Tam donanımlıydılar. Çeroki’nin vadilerinden, evlerinden ve dağlarından vazgeçmesi gerektiğini söylediler. Güneşin battığı yere, beyaz adamın istemediği topraklara gitmeliydiler. Büyük vadiyi çevirip Çerokileri çembere aldılar. Onlara araba ve katır getirip atla gidebileceklerini söylediler. Çerokilerin hiçbir şeyi kalmamıştı ama atla gitmeyeceklerdi. Yani bir şeyi korudular. Onu ne görebilir, ne duyabilir ne de yiyebilirdin ama bir şeyi korudular. Atla gitmeyeceklerdi. Yürüdüler.

Hükümet askerleri yanlarında, önlerinde, arkalarındaydı. Atla geliyorlardı. Çeroki erkekleri yürüdüler ve dümdüz önlerine baktılar. Ne yere ne de askerlere…
Onların ardında boş arabalar takırdayıp gürüldüyor ve hiçbir işe yaramıyordu. Arabalar Çeroki ruhunu çalamamıştı. Toprakları onlardan alınmıştı, evleri alınmıştı ama Çeroki, arabaların ruhunu çalmasına izin vermeyecekti.

Çeroki, dağlarından uzaklaştıkça ölmeye başladı. Ruhu ölmedi. Zayıflamadı da…
Askerler onların ölülerini gömmek için durmalarına izin vermedi önce. Bu, daha fazla Çeroki’nin ölmesine neden oldu. Yüzlerce, binlerce. Askerler ölülerini üç günde bir gömebileceklerini söylediler. Arabaların ölülerini taşıyabileceğini söylediler ama Çeroki, ölülerini arabalara koymadı. Kendisi taşıdı. Yürüyerek.

Koca, ölü karısını taşıdı. Oğul, ölü annesini, babasını taşıdı. Anne ölü bebeğini taşıdı. Onları kollarında taşıdılar. Ve askerlere bakmak için başlarını bile çevirmediler. Onların geçişini izlemek için yolun iki yanına dizilen insanlara da bakmadılar. Bazı insanlar ağladı, Çeroki ağlamadı. Ağlamasını dışa vurmadı, çünkü Çeroki onların ruhunu görmesine izin veremezdi, arabalara binmediği gibi.

O yola Gözyaşı Yolu adını verdiler. Çünkü bu ad romantik geliyor, yoldan geçenlerin hüznünü anlatıyordu. Bir ölüm yürüyüşü romantik değildir oysa…
Annesinin kollarında, annesi yürürken kapanmayacak gözlerle sarsılarak gökyüzüne bakan katılaşmış bebek hakkında şiir yazamazsınız. Karısının ölü bedenini omzunda taşıyan, en büyük oğluna da en küçüğün bedenini taşımasını söyleyen babanın şarkısını söyleyemezsiniz…

Bu anlatı Büyükanne ve Büyükbaba’nın ‘’Küçük Ağaç’’ adını verdikleri torunlarına ‘’Geçmişi bilemezsen bir geleceğin olmaz. Halkının bir zamanlar nerede olduğunu bilmezsen, nereye gittiğini de bilemezsin.’’ Diyerek tarih bilinci kazandırmak amacıyla anlattıkları, Çerokilerin yok ediliş hikâyesi.

1930’lar Amerika’sında, birer yıl arayla önce babasını sonra annesini kaybeden 5 yaşındaki Küçük Ağaç, dünyanın gizli kalbi olarak tanımladığı muhteşem ormanları, ırmaklarıyla görkemli dağlarda yaşam mücadelesi vermekte olan büyükanne ve büyükbabasının yanında yaşamaya başlamıştır. İlk olarak bir Çeroki olan büyükannesinden, iyi bir şeye rastladığında yapması gereken ilk işin her kimi bulabilirse onunla paylaşmak olduğunu, böylece iyi olanın yayılacağının ve nereye varacağının bilinemeyeceğinin dersini alan Küçük Ağaç, artık 10 yaşına kadar yanlarında kalacağı büyükannesi ve yarı Çeroki yarı İskoç olan bilge büyükbabası tarafından eğitilecektir. Bu eğitim okul sıralarında tedris edilen bir eğitim değildir. Canlı ve ruhu olduğuna inanılan doğanın dilini kavramaya, rüzgârı anlamaya, çiçeklerin, ağaçların hayvanların ruhunu hissetmeye, köpek yıldızı vasıtasıyla sevdikleriyle haberleşmeye, Büyükbaba’nın ‘’Gidişat’’ dediği doğanın düzenini, yaratıcının kudretini idrak etmeye yönelik bir eğitimdir. Büyükbaba’nın Gidişat’tan damıttığı bilgi birikimini, değerler sistemini öğreneceği bir eğitimden geçecektir. Hem de hiçbir şekil ve şartta azarlanmadığı bir eğitim…

Eğitiminin bir ayağını da kasaba kütüphanesinden aldıkları kitaplar oluşturacaktır. Kış akşamları taş şöminenin önünde Büyükanne’nin okuduğu Bay Shakespeare başta olmak üzere Byron, Shelley gibi yazarların eserleri, Roma’nın Yükselişi ve Çöküşü, Büyük İskender’in hayatı gibi tarih kitapları ve Büyükbaba’nın Çeroki ve beyaz adamın tarihine dair anlatıları ile politikacılarla ilgili verdiği bilgilerle bilgeliğe uzanan yolların taşlarını döşemeye başlayacaktır. Okunan tarihi şahsiyetlerin yaşadıkları üzerine yaptıkları tartışmalar Küçük Ağaç için eşsiz eğitim kaynağı olacaktır. Ayrıca Büyükanne’nin sözlüğünden her hafta beş kelime ezberleyecek ve cümle içinde kullanarak yaşamına katacaktır.

Toprak anayı hissedebilmek için şehir ayakkabısını çıkarıp büyükannesinin geyik derisinden diktiği mokasenleri giyerek peşine düştüğü Büyükbaba, ona ilk olarak ‘’Gidişat’’ı tanıtacaktır. Yavaş olan bir bıldırcının şahine av olduğu bir sahneye şahit olduklarında üzülen Küçük Ağaç’ı teselli eden Büyükbaba: ‘’Üzülme, Küçük Ağaç! Gidişat böyle. Şahin yavaş olanı yakaladı. Böylece yavaş olan gene yavaş olan çocuklar yetiştiremeyecek.’’
‘’Gidişat böyle, yalnızca gereksinim duyduklarını al. Geyik avlıyorsan, en iyisini avlama. En küçük ve en yavaş olanını seç. O zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Panter bunu bilir. Sen de bilmelisin!’’
Gülerek devam eder ve insanoğlunun açgözlülüğünü, hırslarını ve doyumsuzluğunu öz bir şekilde aktarır:
‘’Yalnızca arı kullanabileceğinden fazlasını depolar. Bu yüzden ayı tarafından soyulur. Paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar için de bu böyledir. Ellerindekini kaptırırlar. Bu konuda savaşlar olur. Uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. Bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler. Erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama gidişatın kurallarını değiştiremezler.’’
Kurdukları tuzağa yakalanan hindilerin neden kafalarını eğip dışarıya çıkıp kurtulmadıklarını anlayamadığında da Büyükbaba’nın cevabı özlüdür: “Yaşlı hindi bazı insanlara benzer. Her şeyi bildiğinden, çevresinde ne olduğunu görmek için asla bakmaz. Başı bir şey öğrenemeyecek kadar yüksektir.”

Büyükbaba daha çok, mısır yetiştiren bir çiftçidir. Küçük ağaç, sağır ve yarı kör olan yaşlı Katır Sam’le tarla sürmeyi çok sevmekte ve bu işin kendisini büyüttüğünü düşünmektedir. Fakat dönem, dünyayı kasıp kavuran büyük buhran yıllarıdır ve yok pahasına satılan mısırla geçinmeleri mümkün değildir. O yüzden Büyükbaba gizli bir mekanda kurduğu düzenekle kaçak viski üretmektedir. Hem de bölgenin en kaliteli viskisini. Ailesinin İskoç tarafından devralmıştır ve o da torununa devretmek istemektedir. Büyüdüğü zaman iş değiştirebileceğini ama viski yapmayı bildiğinde ve geçimini sağlamakta zorlandığında her zaman dönebileceği bir mesleğinin olmasını tavsiye etmektedir. Torununa güvendiğini göstermek, sorumluluk vermek dolayısıyla da özgüven aşılamak için de onu ortağı yaptığını ilan edecektir. Küçük Ağaç ilk defa bir şeye sahip olmuştur.

Büyükanne de, kendi deyişiyle anlayışı gelişmiş, Gidişat’ı çözmüş bir bilge kişiliktir. Soyut konuları somutlaştırabilmek ve anlamasını kolaylaştırabilmek için çeşitli metaforlar kullanarak bilgi veren Büyükanne’den Küçük Ağaç’ın öğreneceği çok şey vardır. Ona göre sevgi ve anlayış aynı şeydir. Büyükanne, anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyler. İnsanları ve Tanrı’yı anlamazsan ne insanları ne deTanrı’yı sevebilirdin. Büyükanne’ye göre akıl, beden aklı ve ruh aklı olarak ikiye ayrılır. Beden aklının, bedeninin yaşaması için gerekli olan yeme, içme, üreme gibi şeylerle ilgili olduğunu, bunları düşünmesi için beden aklını kullanması gerektiğini, ruh aklının da bu aklın olumlu kullanılmasıyla beslendiğini söyler. Beden aklını açgözlü veya hırslı olmak için kullanır, insanları kandırır, onlardan nasıl maddi çıkar sağlayacağını düşünürse ruh aklı bir ceviz boyutuna düşecektir. Beden aklı her şeyi ele geçirirse ruh aklı fındık kadar küçülüp ortadan kaybolabilecektir. Böylece ruhunu tamamen kaybedecek ölü insan olacaktır, karşıdan bakıldığında pislik olarak görülecektir.‘’Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolu onu anlamak için kullanmaktır. Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar ona kapıyı açamazsın. Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür.’’
Büyükannesinden ruh aklını güçlendirdiği takdirde beden aklını kontrol edebileceğini öğrenen Küçük Ağaç’a bu bilgi yetim yurdu günlerinde okul müdüründen yediği işkence gibi dayaklar esnasında çok işine yarayacak, beden aklını uyutacak ve acıyı hiç hissetmeden ayakta kalmayı başaracaktır.

Çok fazla sözcük kullanmaktan hoşlanmayan Büyükbaba, insanların ses tonundan dürüst olup olmadıklarını anlayabileceğini öğütlerken bu bilginin teyidini kasabada insanlardan oy istemek için bir sandığın üstüne çıkıp konuşma yapan politikacı üzerinden gösterir. Büyükbaba, tarihteki bütün cinayetlerden sorumlu tuttuğu politikacılara ayrı bir nefret duymaktadır. Bunun ekonomik nedenleri olduğu kadar siyasi pek çok nedeni vardır. Zaten politikacı da konuşması bittikten sonra herkesin elini sıkıp oylarını isterken Büyükbaba ve torununun elini sıkmamıştır. Zira onlar yerlidir ve oy kullanma hakları yoktur. Küçük Ağaç’ın o günkü eğitiminde hissesine düşen kavram ‘’ötekileştirme’’ olmuştur.

Büyükbaba, Küçük Ağaç’ın eğitiminde, yaparak-yaşayarak ve aldığı kararların sonuçlarını görerek öğrenme yöntemlerini daha çok tercih etmektedir. Bu felsefenin öncülerinden John Dewey insanın ancak ders dinlerken öğrendiği düşüncesini pedagojik safsataların en büyüğü olarak görür ve ‘’kalıcı davranışların şekillenmesi biçimindeki tamamlayıcı öğrenim genellikle imla dersinden de, coğrafya veya tarih derslerinden de daha önemlidir. Çünkü gelecek açısından asıl önem taşıyan, bu kalıcı davranışlardır.’’, der. Büyükbaba John Dewey’i bilmiyordu ama onun felsefesini çok daha bilgece yöntemlerle torununa uygulamaktaydı.

Mesela Küçük Ağaç, büyükbabasıyla yaptığı ortaklıktan elde ettiği kazancından biriktirdiği elli sentiyle bir Hıristiyan’dan aldığı hasta buzağının dönüş yolunda ölmesi üzerine iki şey öğrenecektir. Birincisi çocuk aklıyla yaptığı çıkarımla Hıristiyanlarla iş yapmaması gerektiği iken diğerini Büyükbaba açıklayacaktır:
‘’Görüyorsun Küçük Ağaç, öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok. Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzağın olması gerektiğini düşünecektin. Sana satın almanı söyleseydim, öldüğü için beni suçlayacaktın. Yaşam içinde öğrenmek zorundasın.’’

Büyükbaba muhtaç durumda olanlara yardım etmenin, vermenin de bir usulü ve felsefesi olduğunu yine örnek bir olayın ardından şu cümlelerle açıklar: ‘’Verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona anlatmak, yalnızca ‘bir şey’ vermekten daha iyidir. Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen o zaman adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca sürekli veriyor olursun. O adama yanlış hizmet etmiş olursun, çünkü sana bağımlı olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın.’’

Yerliler, işkence ederek itaate zorlayıp boyun eğdirmek ve kontrol altına almak ya da bozmaya çalışmak için değil, birlikte yaşamak için, kendilerini doğaya vermişlerdi. Doğayla barışık yaşamanın içlerinde büyüttüğü sevgi o kadar güçlüydü ki artık beyaz adam gibi düşünmeleri mümkün değildi. Büyükanne’ye göre çok az insan ağaçlara, kuşlara, yağmura, rüzgâra tam sevgi duymak için yaratılır. O nedenle bir yerli, balıkçılık ya da avcılığı asla spor olsun diye yapmaz, yalnızca yiyecek için yapardı. Tuttukları balıkların yiyecekleri kadarını alır gerisini suya bırakırlardı. Büyükbaba ‘ya göre spor için bir şeyi öldürmeye gitmek dünyadaki en aptalca, en kahrolası şeydi.

Büyükbaba’ya göre vaiz ve diyakozların din üzerinde bir baskıları vardı. Kimin cehenneme gidip kimin gitmeyeceğini belirleme işini yaparlardı ve insan dikkat etmezse çok geçmeden bu rahiplere tapmaya başlayabilirdi. Kilisenin öğretmeye çabaladığı dinin teknik akıl gerektiren karmaşık bir yapıya sahip olduğunu düşünen, o yüzden de yabancılaştığı kilisenin teknik dinine seyirci kalmayı tercih eden Büyükbaba, yine de pazar sabahları zorlanarak yürümesine neden olan siyah takım elbisesi ve şehir ayakkabıları ile kiliseye gitmek zorundaydı.

Büyükbaba’nın kadim dostu koca çınar Bay Şarap’a göre Küçük Ağaç çok iyi eğitim almaktadır. Ona göre Lady Machbeth ya da Napolyon’u bilen, sözlükleri inceleyen çok fazla çocuk yoktur. Bay Şarap da rakamları öğretir Küçük Ağaç’a. Tutumlu olmakla cimri olmanın farkını da. Cimriyse, paraya tapan büyükbaşlar kadar kötü olacağını, parası tanrı olandan da iyi bir şey çıkmayacağını.
Ona göre eğitim iki parçalı bir meseledir. Bir parçası tekniktir ki eğitimin bu ucu modern olmaktan yanadır. Ama diğer parçaya sıkı sıkıya yapışmalı ve bırakmamalıdır. Dürüst ve tutumlu olmayı, elinden geleni yapmayı ve başkalarını önemsemeyi, değer vermeyi öğrenmişse bu her şeyden önemlidir. Şunu da ekler Bay Şarap: ‘’Bu değerleri öğrenmemişsen, teknik parçada ne kadar modern olursan ol, gene de hiç mi hiç hiçbir yere varamazsın. Doğrusu şu ki bu değer vermeler olmadan ne kadar modern olursan, modern şeyleri kötülük, yakıp yıkma için kullanman mümkünden ötedir.’’

‘’Yaşlandığın ve sevdiklerini hatırladığın zaman, yalnızca iyiyi hatırlarsın. Kötüyü hatırlamazsın hiçbir zaman ki bu da kötünün hiçbir şeye değmediğini gösterir.’’ gibi bir anlayışla kötü ve kötülük kavramlarını dünyasında barındırmayan Büyükbaba’nın evini,  doğanın merhamet zamanı dediği güz geldiğinde iki davetsiz devlet görevlisi tatsız bir haber için ziyaret eder. Eğitimin önemli olduğu vurgusuyla başlayan resmi görevliler Küçük Ağaç’a doğru davranılmadığını, Büyükbaba ve Büyükanne’nin onu yanlarında tutmaya hakları olmadığını, onların eğitimsiz ve cahil olduklarını, Büyükbaba’nın hapis geçmişi olan kötü ünlü biri olduğunu, Büyükanne ve Büyükbaba’nın bencil olduklarını, yaşlılıklarında rahat etmek için çocuğu feda etmek istediklerini dolayısıyla Küçük Ağaç’ın bir yetim yurduna gönderileceğini bildirirler.

Bu, hepsi için de kara haberdir ve hem çocuk hem de yaşlılar için yıkım olmuştur. Büyükbaba, eli ayağı titreyerek çöküp kaldığı iskemlede şapkasını ovuşturup dururken, Küçük Ağaç; sözlükten haftada on sözcük öğrenebileceğini, okumayı söktüğünü ve okumasını iki katına çıkarabileceğini, bir iş de öğrenerek o yaşta mesleği olduğunu, yasaya uymak zorunda olmadığını, yasa kendisini unutana kadar dağlarda Söğüt John ile kalacağını, Büyükanne ve Büyükbaba’nın yüreğini dağlayarak ardı ardına sıralar. Fakat üç gün içinde yetim yurduna gitmesi gerekmektedir. Büyükbaba’nın danıştığı avukat da hükümet bürokratlarının dağ insanlarını anlamayacağını, çocuğu her türlü alacaklarını söyleyince Küçük Ağaç, annesi öldüğünden beri ilk kez ağlar. Ama battaniyeyi yüzüne çekerek, Büyükbaba ile Büyükanne onu duymayacak şekilde.

Gittiği yetim yurdu çocuk hapishanesi gibi bir yerdir. Yurdun mutaassıp müdürünün karşısına alındığında karşılaştığı ilk cümleler sert, soğuk ve tükürür gibidir: ‘’… Burada herkes iş yapar. Muhtemelen sen alışkın değilsin. Kurallara uymak zorundasın. Uymazsan cezalandırılacaksın… Burada hiç yerli yok, melez ya da başka türlüsü de… Ayrıca annenle baban da evli değiller. Şimdiye kadar kabul ettiğimiz ilk piç sen olacaksın.’’  Müdür son olarak, İncil’e göre piçlerin kurtulamayacağından kiliseye ve akşam ayinlerine gitmek zorunda olmadığını ekleyerek bitirir.

Küçük Ağaç’ın gönderildiği bu okul Kürşat Bumin’in ‘’Batıda Devlet ve Çocuk’’ adlı eserinde modern okulların ilk örnekleri bağlamında uzun uzun anlattığı Protestanlığa karşı kurulmuş Fransız Cizvit kolejlerine oldukça benziyor. Klasik eğitim sisteminin temellendiği yapılar olması hasebiyle kısaca değinmekte yarar var. İlk olarak 1534’te kurulan 1700’lerde sayıları bini geçen bu okullar çocuğu her an kötülüğe yönelecek bir varlık olarak görüyordu. Dış dünya, düzensizliğin ve dinsizliğin dolaştığı, kolejle arasına aşılmaz engeller konması gereken bir dünya idi. Şeytan, çocuğa sürekli saldırmaktaydı ve çocuk bu savaşımdan tek başına galip çıkamazdı. Çocuğun bu savaşını, onun yerini alan öğretmenler, çocuğu sürekli gözetim altında tutarak yürüteceklerdi. Yatılı ortamda kapalı bir pedagojik dünya yaratılarak dış dünyadan yalıtılan öğrenci, sınıfta, kilisede, odasında, teneffüste sürekli izleniyordu. Ailelerini çok önemli olaylar olursa görebiliyor, katı disiplin altında yaşıyorlardı. Disiplini sağlamak amacıyla verilen cezalar tarikat dışından tutulan kırbaççılar eliyle uygulanıyordu. Fransızcanın yasak olduğu kolejlerde Latince eğitim veriliyor, geometri, fizik, astronomi gibi bilimler boş bir eğlence olarak görülüyordu. Ortaçağ artığı bir sistem, 20. Yüzyıl Amerika’sında Küçük Ağaç’ın yerleştirildiği yurtta, günahkâr olarak doğduğunu düşündükleri gariban yetim çocukları disiplin altına almak ve ruhlarını kurtarmak adına sirkte hayvan eğitir gibi uygulanıyordu.

Sevgisiz, şefkatsiz, korkunç bir eğitim ortamında yaşamaya başlayan Küçük Ağaç, sınıf eğitimine de başlamıştır. Koyulduğu sınıfta iri şişman bir kadın öğretmen sayıları öğretmektedir ve Küçük Ağaç’ın dediği gibi işini tam yapan ve aptallığa hiç mi hiç hoşgörü gösterebilecek biri değildir. Bir gün gösterdiği fotoğraflardan birinde geyiklerin ne yaptığını sorduğunda, öğrencilerin kimisi sudan çıkmak için birbirlerinin üzerine atladığını söylerken kimisi de avcılardan kaçtıklarını söyler fakat Küçük Ağaç, geyiklerin çiftleştiklerini ayrıca arkadaki ağaç ve çalılardan eşleşme zamanı olduğunu çıkarmanın mümkün olduğunu söylediğinde önce öğretmenden şiddet dozu yüksek bir dayak yer. Uygulanan şiddeti anlamlandıramayan Küçük Ağaç korkuyla, durumu düzeltmek için elinden geleni yapacağını söylemektedir fakat bu sözleri, kötü doğduğunu ve şeytanın esiri olduğunu düşünen yurt müdüründen de korkunç bir dayak yemekten kurtulmasını sağlamaz. Beden aklını uykuya alarak acıyı duymaz ama ruhu acımıştır. Sırtına yediği sopalar üzerinde kırılmıştır ve kanın büyük kısmı bacaklarından ayakkabısına akmıştır. Küçük ağaç o gece yüzükoyun yatarak köpek yıldızıyla büyükbabasına haber gönderirken uyuyakalacaktır.

Sevgiyi, dostluğu, iyiliği, barışı, kardeşliği, samimiyeti öğrendiği dağ eğitiminden ve sevdiklerinden koparılarak devlet zoruyla kapatıldığı; korkuyu, disiplini, ötekileştirilmeyi, dışlanmayı, yabancılaştırılmayı, kaba dayağı öğrendiği modern okul sisteminde yaşadıkları ve sonrasındaki gelişmeleri, tüm hüznü ve eşsiz anlatımıyla ‘’Küçük Ağaç’ın Eğitimi’’ adlı romanda bizzat Küçük Ağaç’ın kendisinin anlatımından okuyoruz. Forrest Carter adlı Çeroki yazarın beş yaşından on yaşına kadar yaşadıklarını anlattığı bu otobiyografik eser, 1997’de Kanada yapımı bir filmle sinemaya aktarıldı. Amerika yerlilerinin felsefesini ve tarihini daha iyi kavrayabilmek için romanı okumak daha faydalı olacaktır. Filmde de en önemli bölümler aktarılmaya çalışılmış fakat eksik kalmış pek çok anlatı ve yaşanmışlık, kâh güldüren kâh hüzünlendiren romandaki derinliği yakalamanızı zorlaştırıyor.

İlk kitabını 45 yaşında iken yayınlayan Forrest Carter, Küçük Ağaç’ın Eğitimi’ni yazdıktan üç yıl sonra 1979’da, 54 yaşında iken ölü bulundu. Hakkında çok fazla bilgi edinilemediği gibi çelişkili pek çok söylentinin olduğu yazar, eserlerinde mevcut yönetime ve kurumsal Hıristiyanlığa sert eleştiriler getiriyor. İlk eseri The Outlaw Josey Wales (Batı Barut Kokuyor) adıyla, Clint Eastwood tarafından film yapılan ve en çok izlenen western filmlerden olan Carter, Dağlardan Sorun Beni ve Kan Yerde Kalmaz gibi başkaldırı ve isyan içerikli romanların sahibidir. Asıl adı Asa Earl Carter olan yazarın bu kitaplarda işlediği karakterler ve getirdiği Kızılderili yaklaşımı, Hollywood’un John Wayne filmleriyle yerleştirdiği vahşi, barbar ve ilkel Kızılderili algısını ters yüz ederek aslına irca etmeyi başarıyor.

Günümüzde lüks otomobil modellerine; tüketim kültürüne meze yapılarak, fiyakalı hava katması amacıyla isim olan Cherokee, Cayenne gibi yerli kabilelerin barış ve dostluk dolu dünyalarını cehenneme çeviren;yağma, tecavüz, katliam ve soykırımlarla neslini kurutan, topraklarına el koyan beyaz adamın kurduğu medeniyetin acı ve kan üzerine yükseldiğini anlatmaya çabalayan ve halkına vefa borcunu ödeyen Carter, Küçük Ağaç’ın Eğitimi’nde bunların yanı sıra yeni bir eğitim perspektifi sunuyor. Sadece öğretmenlere değil anne babalara da çocuklarının eğitiminde yol gösteren eser, klasik eğitim anlayışını ve yöntemlerini, alternatifini göstererek sıkı bir eleştiriye tabi tutuyor ve bu anlamıyla ezber bozucu bir misyon görüyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.