Ali Aydın

Kendini değiştirmeyen Türkiye’nin kaderini değiştiremez!

24.12.2018
Kendini değiştirmeyen Türkiye’nin kaderini değiştiremez!

Kimliğinizin hangi yönüne saldırı alıyorsanız savunmayı o yönünüzle yapmanızda bir tuhaflık yok. Örneğin size bir Müslüman olarak saldırılıyorsa bir Müslüman olarak cevap vermeniz kaçınılmazdır.

Bir Yahudi, bir Türk, bir Kürt vs. şeklinde saldırılıyorsa, saldırılan şeyin verilen cevabı belirleyeceği mukadder görülüyor. Bazen de saldırılan şey kadar saldıranın niteliği tüm savunmayı şekillendirir. Saldıranın kimliği, ideolojisi, ilişki ağı sizi bunların karşıtında bir konum almaya mecbur bırakır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus saldırının püskürtülmesinde doğal karşılanan bir pozisyonun bulunmaz bir strateji şekline konulması riskidir. Saldırıya uğrayan şeyi veya saldırıda bulunanların kimliğini tüm müdafaa ve muhafaza mücadelemizin temel ufku olarak benimsemek çoğunlukla kıskaca alınmak demektir. Zira bilmeliyiz ki saldırı asla tek perdelik bir hamleyi içermez. Saldırıyı tek boyutlu olarak ele almak kurulan tuzağı, tuzakçıyı hafife almaktır.

Saldırı karşıdakinin esir alınmasını, öldürülmesini, çökertilmesini, dengesinin bozulmasını, atıl kalmasını, geri püskürtülmesini, yapacaklarının yanında yapabileceklerini yapmamasını ve yapmayacaklarını da yapmasını sağlamak gibi pek çok hususu içerebilir ve çoğunlukla da içerir. Uygulamaya konulan hamlenin doğrudan ve dolaylı pek çok etkisinin olması beklenir. Dolayısıyla varlığımıza dönük fiili bir saldırıyı püskürtmüş olmamız başardığımız anlamına gelmez. Püskürttüğümüz unsurun da başarısızlığı anlamına gelmez. Başarı ve başarısızlık faslında aceleciliğe kapılmamak, savaşın seyri ne olursa olsun yerlerini terk etmemesi gereken okçuların savaşın bir faslına aldanıp stratejideki konumlarını, kendi görev ve sorumluluklarını unutmaları gibi davranmamak temel öncelik olmak durumundadır. Hatta daha önemlisi ve önceliklisi olan başarıdan ve başarısızlıktan bağımsız olarak, öyle davranılması gerektiği için, dünyadaki mevcudiyetimiz, aidiyetlerimiz böylesi bir sorumlulukla, vazifeyle mükellef kıldığı için öyle davranmak mecburiyetimiz var. Bu mecburiyetin ifası hangi çetin badireleri içeriyor olsa bile ne sorumluluğu askıya almayı ne de tevessül edilmesi düşünülmeyecek yol ve yöntemlerin kullanılmasını meşrulaştırabilir.

Dolayısıyla başarı şayet uzun bir tarihsel sürecin lokal bir kesitine sıkıştırılacak şekilde acemilikle değerlendirilmiyorsa o zaman süreci ve süreçteki ahvalimizi gözetmek mecburiyetimiz var. Saldırıyı aldığımızı düşündüğünüz yeri veya saldıranın kimliğini-ideolojisini sürekli köpürten bir konumlanışla iktifa edemeyiz. Hele hele bu konumlanışı kendileri için mümbit bir istikbal alanı olarak gören azılı muhterislerin ayartıcı müdahaleleri dikkate alındığında teyakkuz halinde bulunmanın zarureti bir kat daha artıyor.

Saldırıları, saldırganları fetişleştirerek kendimizi kandırmaya bir son vermek durumundayız. Türkiye’nin meselesi saldırıların hedefi olması, saldırganlarının azılı olması meselesi değildir. Türkiye’nin meselesi söz konusu saldırıları ve saldırganları etkisizleştirecek, hesaplarını bozacak, kendi hedef ve istikametinde şaşırmadan yol alabilecek yapısal bir hüviyet kesbedememiş olmasıdır. Bunu başaramaması saldırıların ve saldırganların çokluğundan değil tersine kendisinin kullanılmaya, kundaklanmaya müsait pek çok zaafı bünyesinde barındırıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yara aldığımız en kuvvetli yönümüz olarak değerlendirilebileceği gibi en zayıf noktamız da olabilir. Her iki halde de yapılması gereken mevcudun fetişleştirilmesi, eldekinin olduğu haliyle yarınlara taşınması olamaz. Kriz anında alınan akut tedbirlerin yapısal reformlar olduğu yanılgısına düşmemek lazım. Türkiye’nin anlık ve arızi sorunları yerine sosyal-kültürel ve politik arka planı olan yapısal sorunları mevcuttur. Bu sorunların çözümüne ilişkin çabalar da sorunların derinliğine ve ağırlığına münasip olmak durumundadır.

Yüzyıllık sorunları, alışkanlıkları kendi nefsinde olanı değiştirmeden değiştirdiğini düşünen naifliğe prim veremeyiz. Bırakın medeniyet tasavvurunu, bu ülkenin kök değerleriyle bağlantı kurmayı kalkan yapıp altında dolaplar çevirdiği klişeleri terennüm etmekte dahi zorlanan kifayetsiz muhterislerin ufkuna teslim olamayız. Mevcut söylem siyaseten toplumun belirli kesimini mobilize edebilir ancak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu açmazları çözmekten ziyade derinleştirmektedir. Elbette ki Türkiye’nin sorunlarının büyüklüğü ve yakıcılığı ortadadır ancak bu büyüklük ve yakıcılık bahane edilerek vasat bir ilişki biçimine maruz bırakılmamız ve bu ilişki biçimini en işlevsel yol olarak içselleştirmemiz ihanetle eşdeğerdir. Bu açıdan en başta belirttiğimiz hususa dönersek darbe aldığımız yer ve darbe yediğimiz kaynak üzerinden anlık refleksler üretmemiz doğaldır. Ancak bu refleksleri Türkiye’nin kaderini şekillendirecek dört başı mamur kurtuluş teolojisi olduğunu düşünmek akla ziyandır. Kant’ın felsefe için keşfetme değil inşa faaliyeti demişti. Türkiye için hazırlanmış ve kullanıcısını bekleyen keşfedilmemiş bir reçete yok. Türkiye’nin sorunları, herhangi bir konforundan taviz vermeden çözülebilecek basitlikte değil hele Türkiye böylesi ilişki biçimiyle klişelerin altından kalkabilecek bir ülke hiç değil. Türkiye’nin sorunlarına çare olacak şey ciddiyetle ve gayretle tartışılıp ete kemiğe büründürülecek söylemlerdir. Mevcutla yetinmeyen kendisinin ve zamanın ruhunun farkında olarak, saldırıların ve saldırganların kıskacına düşmeden konuşmayı ve rızayı gözeten bir ilişkini önceleyerek yol alacağız. Bütün antagonizmaların aşıldığı bir yeryüzü cenneti değil beklentimiz ancak tüm çatışmaların ve çelişkilerin varoluşsal bir krize dönüşmeden taşınabildiği, bugün ürettiğimiz bir cevabı fetişleştirmeden yarın tekrar tartışabildiğimiz olumsallık içinde elbette.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.