Ali Aydın

En kötü cevap soru sormaktan vazgeçmektir

20.12.2018
En kötü cevap soru sormaktan vazgeçmektir

İnsanlar arasındaki dayanışma, insanların birbirlerine insan olarak yakınlaşmasından çok; etnik, dini ya da siyasi oluşlarına göre ortaya çıkmakta. ‘Biz’ olarak ifade edilenin sınırlılığı bir içermeden çok dışlamayı, dışarıda tutmayı pekiştiriyor. Sonuçta ‘biz’ olarak elde kalan ve ‘bizden biri’ olarak anılmayı hak eden çok az kişi ile baş başa kalınıyor.  

İhtilafların bir görüş ayrılığından çok ölüm-kalım mücadelesi içerisinde anlamlandırıldığı, rekabetin savaş sözcüğünün gürültüsü içerisinde yaşandığı bir sürecin varacağı en ürkütücü nokta ise tarafların birbirlerini artık insan olarak göremeyecek kadar körleşmesidir.

Zamanla bu körlük, aralıksız bir biçimde kendini tekrar eden bir döngü yaratıyor. Bu döngü, hizipleşmenin, hizipleşerek birbirini insan-dışı kılmanın döngüsü. Söz ve edimlerin karşılıklı olarak bir zincirin halkaları gibi birbirlerine eklemlendiği bir vasatta bu yıkıcı süreci durdurmak güçleşiyor.

Soykırımda ya da kolektif katliamlarda ortaya çıkan ve mantığı, özü itibariyle ‘birilerini’, ‘diğerlerini’, biz’in içine dâhil olamayanları insan olarak tahayyül etmekteki başarısızlıktır. Bu başarısızlığın nihai sonucu ise doğallaştırdığı şiddet ve yıkıcılıktır.

Türkiye’nin yeni bir ‘biz’ vurgusuna ihtiyacı var. Demokratikleşmenin sancılı bir süreç olarak işlediği, bedellerinin son derece ağır bir biçimde ödendiği dikkate alındığında bunun gerekliliği toplum olabilmenin ön şartı olarak kendisini daha yakıcı bir biçimde hissettiriyor.

Lavrence Grossberg’in mevcut insanlık durumuna ilişkin tespiti, esasında bir tespit olmanın ötesinde bir parça da sancı içeriyor. “Bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.”

Aşınma ve ufalanmanın çözücü etkilerinin sürekliliğinde bir toplum tasavvuru nasıl mümkün olur? Sadece hizipleri tahkim etmenin, söz dağarcığını ateşli silahlar olarak konuşlandırmanın, birbirinin ıstırabına, acısına yabancılaşmanın, diğerlerini kendisi gibi düşünen, nefes alıp veren, acısı ve tatlısıyla bir hayatı olan insanlar olarak görebilmenin gözden ırak tutulduğu bir aralıkta, ‘biz’ duygusu nasıl ikame edilebilir? 

Cevapları mutlaklaştıranlar başka cevaplara sağır hale geldikçe, uzlaşmaz bir tavır alışla kopma garantili bir savruluşun parçaları haline geliyorlar. Cevapları mutlaklaştırmaktan ziyade; yeni sorular sormaya, daha iyilerini sormaya ihtiyacımız var.

Gemimizi, kılıç kalkan ekibi olmaya teşne bir ruh halinden sıyrılıp sağduyunun dingin limanında nasıl demirleyebiliriz?

Küreselleşen dünya; sakinlerini, küresel sorunlar ile daha karmaşık ve içinden çıkılmaz uyumsuzlukların içine doğru çekerken kolektif bir dayanışma içinde ortak bir adalet, ortak bir iyi arayışı nasıl mümkün kılınabilir?

Bireysel sorunlarımız çoğu esasında bireysel değilken, toplum içinde ortak güven ve birliktelik ile birbirini besleyecek ve sorunların üzerinden sorumlulukla gelebilecek bir pratik nasıl orta çıkacak?

Cornelius Castoriadis, soru sorma sanatını unutan ya da bu sanatın kullanılmaz hâle gelmesine izin veren hiçbir toplum, kendini kuşatan sorunlara cevap bulabileceğine güvenmemelidir, diyor.

Türkiye, üç asır boyunca, kötü cevapların katlanarak büyüyen maliyetleri altında kaldı.

Bugün ise sirayetinden kimsenin başarılı bir şekilde kendini geri çekemediği bir kutuplaşma ve ayrışma temelli pozisyon alışın, aktüel siyasetin içinde meydana gelen cepheleşme ile kutsallaştırıldığı bir eşikte, neredeyse ‘ahlakı askıya alan’ ve hizbin selameti uğruna herkesin mahvına razı olan bir şizofreninin cebri altında. 

Dayanışmayı, anlaşmayı, beraber ve birlikte olmayı mümkün kılacak bir ‘biz’ invarlığına ihtiyaç duyuyoruz. Bugüne kadar ‘ulus’, ‘cemaat’, ‘grup’ türünden içeri aldıkları dışarıda bıraktıklarından hep daha az olan derme çatma kulübelerdeydik. Bu kulübelerde yaşayanların kendi içlerine kapanarak geliştirdikleri insan, zaman ve mekân algısının küresel ve yerel sorunlar ve insana ait yakıcı gerçekler karşısında çözülüşlerini izledik.

Bugüne kadar verilen kötü cevaplar, iyi soruları aramaktan bizleri men etmemeli.

Kafka’nınumut dolu cümleleri belki bu arayışta eşlik eder bize.

“Eğer koridorlarda hiçbir şey bulamazsan kapıları aç, kapıların ardında bir şey yoksa başka katlar da var. Ve eğer yukarıda da bir şey bulamazsan, endişelenme; sadece başka bir kata sıçra. Tırmanışı sonlandırmadığın sürece, basamaklar sona ermeyecek; tırmanan ayaklarının altında basamaklar yukarıya doğru genişlemeye devam edecek.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Faruk özel dedi ki:

    Hadi hayırlısı,bir kütüphane zenginliğinde olacağından şüphem yok.