Ali Aydın

The Great Debaters (Muhteşem Münazaracılar)

23.12.2018

‘Tavuk çalan aç bir zenci hapishaneye gider, gümrükte yatan malları kaldıran zengin iş adamı ise kongreye. Buna karşı çıkmak beni radikal, sosyalist, komünist yapıyorsa öyleyim. Eğer böyle ise İsa’da bir radikaldi…’

The Great Debaters (Muhteşem Münazaracılar)

Öğretmen sınıfa hızla girer, selam verir, sandalyeye basarak masaya çıkar ve yüksek sesle tirada başlar:

‘Ben, kara suratlı kardeş’im! Misafir geldiğinde yemek için beni mutfağa gönderirler ama ben bunlara güler, geçer karnımı iyice doyurur ve gittikçe güçlenirim. Gün gelecek misafir olsa bile yemeğimi masada yiyeceğim. Hiç kimse kalkıp da ‘git mutfakta ye’ deme cüretini gösteremeyecek. Üstelik ne kadar güzel olduğumu görecek ve utanç duyacaklar. Ben de Amerika’nın bir parçasıyım.’ 

Masadan iner, öğrencilerin arasında yürür ve bu sözlerin Langston Hughes’e ait olduğunu belirttikten sonra aynı coşkuyla devam eder:

Senden nefret etmek soğukkanlılıkla oynanan bir oyun olacak, geçmişin ağırlığı göğsünü sıkıştıracak ve o zaman nefretimi anlayacaksın.’

Bu sözün de kime ait olduğunu belirttikten sonra tahtaya kocaman harflerle ‘REVOLUTİON’ (DEVRİM) yazar ve devam eder: Amerika’daki zenciler düşünce tarzlarını değiştiriyorlar. Burada size pek çok şairden şiirler okuyorum;

‘Kimileri doğuştan şanslıdır, buket yapar kendine yıldızlardan.

Bense bir Afro- Amerikan, ulaşmak için isteklerime eksik olmam kavgalardan.’

Denzel Washington’un ikinci yönetmenlik denemesi olan ‘The Great Debaters’, Türkçe adıyla ‘Muhteşem Münazaracılar‘ filmi bu çarpıcı cümlelerle görkemli ve iddialı bir giriş yapıyor. ABD’nin önde gelen şairlerinden Melvin B. Tolson’un biyografisi niteliğindeki film, 1930’lu yıllarda siyahların yeni yeni sivil haklar anlamında kazanım elde etmeye başladıkları, zenci kelimesinin ‘z’sinin büyük harfle yazılmaya başladığı bir dönemde geçiyor. Aynı zamanda hala beyazların oluşturduğu çetelerin tenha yerlerde yakaladıkları siyahları ağaca asıp yakabildikleri de bir dönem. Siyahlara okuma hakkı verilmiş lakin henüz beyazlarla aynı fakültelerde eğitim görebilme hakkına ulaşamamışlar. Ama değişimin önü açılmış, insanlık dışı ayrımcılığı sonuna yaklaştıran bilinçlenme tüm hızıyla sağlanmakta. İşte filmimiz bu atmosferde ve bahsettiğimiz şartlarda insanlık ailesinin önemli bir parçasının, kendisini ailenin geri kalanına kabul ettirme mücadelesi verdiği bu dönemde geçiyor.

Çok sağlam bir metne sahip olan film 1935 yılında Teksas’ta küçük bir Afro-Amerikan kolejinde profesör olan Melvin B. Tolson’un bütün idealistliği ile siyahlardan oluşan öğrencilerine ideolojik bir bilinç kazandırması sürecini işliyor. Tolson bu bilinçlendirme görevini rekabet şartlarının üst düzeyde yaşandığı üniversiteler arası münazara müsabakalarını kullanarak yapmayı tercih ediyor. 45 aday arasından seçtiği ikisi asil ikisi yedek dört öğrencisini münazaralara hazırlayan Tolson, onlara önce özgüven kazandırıyor, hitabeti, belagati, argüman geliştirmeyi öğretiyor. Münazara diyor, ‘kan sporudur, savaştır, sadece silah olarak kelimeleri kullanırsınız.’ Onları ormanda, ırmakta, arabada, okulda sürekli çalıştırıyor .‘Kendisine acıyan hiçbir vahşi yaratık görmedim’diyerek sızlanıp durmak yerine bir şeyler yapmak gerektiğini aşılamaya çalışan Tolson’un ekibine özgüven kazandırmak amaçlı kullandığı en önemli söylemi, her gün bağıra bağıra defalarca tekrarlattığı şu cümlelerdir:

‘’Hakem kim?

-Tanrı

O neden tanrı?

-Çünkü kimin kazanıp kimin kaybedeceğine o karar verir, rakibin değil.

Rakibin kim?

-Öyle biri yok.

Neden öyle biri yok?

-Çünkü o sadece anlattığım gerçeklere muhalif olan bir ses.’’

Tolson aynı zamanda sıkı bir aktivist. Öğretmenin salt kuru bilgi aktaran bir anlatıcı olmadığını göstermek istercesine; bir düşüncesi, hedefi olan, yeri geldiğinde hayata müdahil olup haksızlıkla mücadele anlamında da öğrencilerine model olabilen bir öğretmen profili çizen Tolson, çiftçi kıyafetlerine bürünüp siyah ve beyaz garibanlardan oluşan işçilerin haklarını savunmak için gizli toplantılara katılıyor. Onları örgütlemeye, sendika çatısı altında birlik kurup mücadeleye yönlendirmeye çalışıyor. Tabii bu çalışmaları dikkatlerin üzerine çevrilmesine ve ırkçı güvenlik güçlerinin takibatına uğramasına yol açıyor. Münazara ekibinin asil üyelerinden birini bu nedenle kaybediyor. Komünist olduğu hakkında söylentiler olduğunu, eğer komünist ise ekipten ayrılmak zorunda kalacağını, o yüzden komünist olup olmadığını kendisinden öğrenmek istediğini söyleyen öğrencisine olumsuz cevap vermediği için, yola kalan üç kişi ile devam etmek zorunda kalıyor. Onun yerine ekibe girebilmek için üniversite değiştiren Samantha Booke’yi alıyor asil üyeliğe. Ekibin en önemli parçası asi tavırlarıyla olduğu kadar derin birikimi ve güçlü hitâbetiyle dikkat çeken Henry Lowe olurken, yedek üye olarak da kaza sonucu çarptıkları domuzun sahibi olan köylü beyazlar tarafından tahammülü zor şekilde aşağılanan, yedi dil bilen babasına yapılan muameleyi kabullenemeyen, o yüzden de mücadeleci yönünden etkilendiği hocasına daha da bağlanan James F. Junior, araştırmacı ve yedek münazaracı olarak alınıyor. Junior’un vaiz babası da öğretmen ile oğlunu tehlikeye atmasından endişe ettiği için tartışacak, onu radikal, sosyalist olmakla suçlayacaktır. Ona verdiği şu şekilde başlayan cevabıyla vaizin endişelerini gidermekle kalmayacak sisteme karşı çekinik davranan vaizin cesaretlenmesini de sağlayacaktır: 

‘Tavuk çalan aç bir zenci hapishaneye gider, gümrükte yatan malları kaldıran zengin iş adamı ise kongreye. Buna karşı çıkmak beni radikal, sosyalist, komünist yapıyorsa öyleyim. Eğer böyle ise İsa’da bir radikaldi…’

Asi damarı zaman zaman hocasına karşı da agresifleşmesine yol açan Henry Lowe’u kendine getirmek biraz da haddini bildirmek amacıyla Tolson’un etkili bir anekdotla verdiği ders, filmin en akılda kalıcı bölümlerinden biriydi; ‘’En haşin, en huysuz zenciyi alın ve bu adamı geride kalan bütün erkek, kadın ve çocuk zencilerin önünde soyun. Vücudunu katranlayıp her tarafını tüyleyin. İki bacağını aksi yönlere bakan iki ata bağlayın. Adamı ateşe verin ve seyreden bütün erkek, kadın ve çocuk zencinin önünde her iki atı da adam parçalara ayrılana kadar kırbaçlayın. Geride kalan erkek zencileri, canlarını çıkarırcasına kalın kırbaçla kırbaçlayın. Onları öldürmeyin sadece tanrı korkusunu yüreklerine yerleştirin. Zira gelecekte üreme konusunda faydaları dokunabilir.’’

Bu sözlerin dönemin en gaddar köle sahibi olan Willie Lynch’e ait olduğunu söyleyen Tolson,  Linç kelimesinin, isminden türetildiğini belirttiği Lynch’in, köle sahiplerine yönelik şu özlü sözünü de aktarır: ‘Kölelerinizi bedensel olarak kuvvetli, zihinsel olarak zayıf tutun ki sahibine bağımlı olsun. Vücudunu bırakın aklını alın.’ Sözü aktardıktan sonra Tolson, öğrencilerine döner ve ‘Ben size yardım etmek için buradayım, aklınızı bulup geri almak ve onu adilane bir şekilde kullanmanızı sağlamak için buradayım. Çünkü açıkça görülüyor ki siz onu çoktan kaybetmişsiniz.’ der. Tolson, bu sözleriyle öğrencisini saygı duymaya ve işini ciddiye almaya yönlendirdiği gibi izleyiciye de filmin ana teması olan ırkçı politikaların, köleciliğin, siyah karşıtlığının insandışılığını göstermek istemektedir.

Film, en vurucu mesajlarını münazaralara gizlemiş. Çok sağlam ve ikna edici argümanların kullandığı münazaralar heyecanın da üst seviyeye çıktığı bölümler. Tolson ve ekibinin temsil ettiği küçük ve isimsiz Wiley koleji ilk etapta bölgedeki kendileri gibi küçük siyah okullarıyla karşılaşırlar. Kazandıkları zaferlerin ardından karşılaştıkları bölgenin en iyi siyah okulunu ‘işsizlik yardımı’ konulu münazarada çok etkili söylemlerle alt ederler. Böylece dikkatleri üzerine çeken ekibimiz bölgenin şampiyonu olan anglo sakson okuluyla münazara yapan ilk siyah okul olmaya hak kazanır. Münazara beyazların tarafında fakat kampüsün dışında bir yerde açık arazide yapılacaktır, zira okullarına siyah girmesi yasaktır. Bugün hala siyahların girmesinin yasak olduğu okulların bulunduğu ABD’nin 1930’lardaki bu uygulaması hiç şaşırtmadı. Ama yine de izleyen olarak siyah ekibin anglosaksonları dramatik bir mağlubiyete uğratmasını arzulamadan edemiyorsunuz.

Münazara konusu; Siyahların Amerikan üniversitelerine kabulü. Olumsuz bakan rakip okul, belki bir gün siyahların beyazlarla aynı kampüsü paylaşıp aynı sınıflarda eğitim görebileceklerini fakat o günün bugün olmadığını, buna henüz hazır olunmadığını, böyle bir uygulamanın nefreti körükleyeceğini, ezici bir çoğunluğa istemediği bir şeyi yaptırmanın aptalca bir para ve zaman israfı olup öfkeyi yaymaktan başka bir işe yaramayacağı şeklinde argümanlar ileri sürerken olumlu taraf olan ekibimizin öldürücü darbesi şu şekilde gelir: ‘‘Birileri güneylileri istemediği şeyleri yapmaya zorlamasaydı ben hala zincirli bir köleydim. Ayrımcılık devam ettiği sürece siyahlar bölünmüş ve eşit olmayan eğitim almaya devam edecekler. Oklahoma eyaleti siyah çocuğun eğitimi için harcadığı paranın 5 katını beyaz çocuk için harcıyor. Adaletin ve eşitliğin zamanı hep ama hep içinde bulunduğumuz andır. ‘’

Final bölümünde münazara şampiyonluğuna ambargo koymuş durumda olan efsane Harward’dan davet alınır. Harward Üniversitesinin görkemli salonunda yapılacak münazara radyodan canlı olarak yayınlanacaktır ve konusu şudur: ‘Adalet için yapılan savaşta sivil itaatsizlik etik bir silahtır.’

Olumlu görüşü savunan ekibimiz şehir dışına çıkma yasağı olduğu için hocalarından mahrum olarak geldiklerinden acemice bir yaklaşımla sivil itaatsizlik konusunda ilk akla gelecek Gandi örneği üzerinden söylem üretirken karşı taraf bunu çok etkili argümanlarla kolayca savuşturur. Harwardlı, verdiği birçok örneğin ardından kurduğu, ‘Pasif şiddet, sivil itaatsizliğin gerçek yüzünü insanlardan gizlemek için kullandığı maskedir; anarşi maskesi.’cümlesiyle salondan büyük alkış alır. Wiley ekibi, rakibini köşeye sıkıştırmak maksadıyla Gandi’nin ilhamını Harward mezunu Henry David Thoreau’dan aldığını belirtir. Harwardlı hatip bunu da kolayca etkisiz hale getirip Thoreau’nun Hitler’e de ilham olabildiğini belirttikten sonra konuyu ilginç bir yere çekerek şunu söyler; ‘Demokrasinin nimeti ve külfeti şudur: Hiçbir düşünce çoğunluğun desteği olmaksızın galip gelemez. Günümüzde manevi kriterlere tek kişilik çoğunluklar değil halk karar veriyor.’ Mesele demokrasinin kadim sorunu olan çoğunluk-çoğulculuk tartışmasına gelip dayandığında toplumsal, hukuki ve kültürel çoğulculuğun sağlanmasını savunan ekibimiz çoğunluğun zulmü karşısında asla boyun eğmeyeceklerini, neyin doğru neyin yanlış olduğuna çoğunlukların değil vicdanın karar verebileceğini söyler. Buna rakibin cevabı hangi kanuna itaat edip hangisine itaat etmeyeceğimize kendimizin karar vermeyeceğini, kanunların egemenliğini yıpratan hiçbir şeyin etik olamayacağını söylemek olur.

Münazaranın bu kısmına kadar Harward ekibi bariz üstün konumdayken söz Junior’a geldiğinde mikrofonun başına ağır ağır gelir, uzun ve manalı suskunluktan sonra müthiş bir final konuşmasıyla rakibinin gardını düşürür ve sağlam cümlelerle onu ringe yapıştırır;

’Teksas’ta zencileri linç ediyorlar. Ekip arkadaşlarım ve ben boynundan asılmış ve ateşe verilmiş bir siyah gördük. Arabamız o kalabalık çetenin arasından geçerken yüzlerimiz görünmesin diye arabanın döşemesine yapıştık. Ekip arkadaşlarıma baktım, gözlerindeki korkuyu ve daha da kötüsü utancı gördüm. O zencinin suçu neydi de sisli ve karanlık bir ormanda hiç yargılanmadan asılmakla cezalandırılmıştı. Hırsız mıydı? Katil miydi? Yoksa sadece zenci miydi? Acaba çocukları yolunu gözlüyor muydu? Ve orada hiçbir şey yapamadan arabada gizlenmiş olan bizler kimdik? O zenci n yapmış olursa olsun suçlu olan o kalabalık çeteydi. Ama kanun hiçbir şey yapmadı. Şaşkın bir merakın içinde kalmıştık. Neden?

Rakibim diyor ki; ‘kanunların egemenliğini yıpratan hiçbir şey etik olamaz.’ Ancak zencilerin barınacak bir evden bile mahrum bırakıldığı, okullardan, hastanelerden geri çevrildiği ve hatta linç edildiği zenci düşmanı Güney’de kanunun egemenliği yok ki. Aziz Augustine’nin dediği gibi ‘Adalet dağıtmayan kanun, kanun değildir.’ Bu da demek oluyor ki şiddet kullanarak veya sivil itaatsizlikle direnmek benim hakkım hatta sorumluluğumdur. İkincisini seçtiğim için Tanrı’ya şükretmelisiniz.’’

Etyen Mahçupyan’ın da sık sık üzerinde durduğu gibi modern dünya insanlara vaat ettiği vatandaşlık, kimlik gibi temel sorunları çözemedi. Herkes eşit vatandaş olacak, her vatandaş fikirleriyle iktidarın bir parçası olacaktı. Modernizme göre kişinin ömür boyu azınlıkta kalma ihtimali yoktu. Aynı şekilde kimliğinden dolayı kimse mağdur olmayacaktı. Bunun ne kadar gerçekleştirilebildiğini en iyi Avrupa statlarında üzerine muz atılıp, ayağına top geldiğinde maymun sesleri çıkartılan siyah futbolcular, AİHM kararıyla yasağı meşrulaşan başörtülü müslüman kadın, islamofobi nedeniyle uçağa alınmayan Arap Müslümanlar anlatabilir bize sanırım. Ayrımcılığı ve eşitsizliği meşrulaştıran hukuk sistemiyle, her seçimde biraz daha yükselen ırkçı partileriyle, göçmenlere uyguladıkları insanlık dışı muameleyle, pervasızca yaptıkları darbe seviciliğiyle ve ‘öteki ‘ söz konusu olduğunda takındıkları çifte standartçı tavırlarıyla modern Batı dünyası çözüm olmaktan çok uzak. Hatta bırakın çözüm üretmeyi vatandaşlık, kimlik, azınlık, ahlak, hukuk gibi konularda konuşmaktan dahi hayâ etmesi gereken duruma geldi. 1930’lardan bu yana pek çok değişti belki ama batılı beyaz adamın kafa yapısında temelde pek bir şey değişmedi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.