Ali Aydın

Roma

24.12.2018
Roma

1970’lerin başında Meksika’da, devletin varlığını sokaklarda çok net hissettirdiği, suçun yaygın olduğu Roma adlı mahallede burjuva bir aileye ait büyükçe bir konaktayız. Anne-baba, biri kız üçü erkek dört çocuk ve anneanneden oluşan ailede; eşya karmaşası içindeki odaları toparlamaya çalışan, çamaşır yıkayan, köpeğin pislediği iç avluyu hortumla sık sık yıkayan, koştura koştura evin en küçük oğlunu okuldan alan, akşam da televizyon başındaki ev ahalisinin ihtiyaçları için koşuşturan dolayısıyla tüm günü hararetli tempoyla dolu geçen bir hizmetçinin hayatına konuk ediyor Alfonso Cuaron bizleri.

Bir yandan köyünü özler, doğduğu toprakların kokusu burnunda tüterken  bir yandan da gönlüne düşen adamla kuracağı geleceğin hayaliyle başı dumanlı; itaatkar, boynu bükük biri hizmetçi Cleo. Hizmet ettiği aileyi ve çocuklarını kendi ailesi gibi benimsemiş, çocukları birer birer dua ettirerek, ilahi okuyarak yatağına yatıracak kadar aileden biri gibi hissediyor. İzin günlerinde de etkilendiği bir gençle görüşüyor…

Uzun uzun sekanslarla gündelik rutin hayatını izlediğimiz Cleo’nun sade yaşamı ve bir burjuva ailenin dramatik dönüşümünü merkeze alarak 1970’ler Meksika’sının sosyokültürel ve siyasal yapısına dair anlatılarda bulunan film, makro politikaların mikro hayatları nasıl etkilediği üzerine çarpıcı alt metinlere sahip. Cuaron’un çocukluğuna dair kişisel bir hikâye anlatan film, Meksika tarihi özelinde yerel bir öykü anlatıyor gibi gözükse de bir yandan 70-80’ler Türkiye’si ile özdeşlik kurmayı sağlaması bir yandan da biri alt sınıftan diğeri üst sınıftan iki kadının ortak bir kaderi paylaşmaları ve çocukları ile birlikte ayakta kalma çabalarını anlatması yönleriyle sonuna kadar ilgiyi diri tutmayı başarıyor.

Noel akşamı zenginler lüks ve şatafat içerisinde yüksek tavanlı görkemli bir konakta eğlenirken şehirli hizmetçileri kibirli olmalarından dolayı aralarına almak istemeyen köylü hizmetçilerin, aynı binanın alt katında havasız ve karanlık bodrum dairesinde mütevazı şekilde eğlenmelerinden yola çıkarak hikâyenin sınıfsal farklılıklar üzerinden yürüyeceğini düşünürken dönemin sosyal, kültürel ve siyasal yapısının fon olarak aktığı bir zeminde özellikle iki kadının özel yaşamına odaklanıyoruz.

Bu paragraftan itibaren filmi izlemeyenlerin okumamasını tavsiye ederek devam edelim.

Ev sahibesi kadın, ekonomik gücüne duyduğu güvenle sudan şeyleri bahane ederek kendine yeni bir hayat kurmak isteyen kocası tarafından dört çocuğu ile ortada bırakılıp terk edilirken, hizmetçi Cleo, çocuğunun babası olacağını düşündüğü, sözüm ona memleketi kurtarmayı amaçlayan, sorumluluk kaçkını bir serseri tarafından karnında bebeği ile ayazda bırakılacak. Bu yönüyle ayakta kalma savaşı veren bu kadınların ve olaylardan en çok etkilenenler olarak çocukların dünyasına eğilen bir hikaye çıkmış ortaya. Erkeklerin acımasızlıkları ve sorumsuzluklarıyla yer aldığı filmde her iki kadın da şartlara boyun eğmeden güçlü bir duruş sergiliyorlar. İdman sahasında, profesörün gösterdiği çok güçlü olmayı gerektiren hareketi bir tek Cleo’nun sarsılmadan yapabilmesi de yönetmenin Cleo’nun duruşuna dikkat çektiği  bir sahne olarak düşünülebilir.

 ”Yalnızız, ne derlerse desinler biz kadınlar hep yalnızız” cümlesiyle kadınların erkek egemen toplumdaki konumuna dikkat çeken fakat çocuklarından aldığı güçle yeni süreci yönetmeyi başaran ev sahibesi de yer yer yalpalayan fakat ayakta kalmayı başaran bir kadın profili sergiliyor. 

Ev sahibesinin, babalarının evi terk ettiğini ve eşyalarını alması için kendilerinin bu kısa tatile çıktığını, açıkladığı çarpıcı sekans sonrası çocukların yıkılmışlık duygusu içinde dondurma yedikleri sahnede, arka planda yeni evlenen bir çiftin mutlu mesut fotoğraf çektirdikleri ve patlayan flaşlara coşkulu alkışların eşlik ettiği anlara hep birlikte dönüp bakmaları hayatın iki yüzünü gösteren yürek burkan bir sahne olmuş. Büyük mutlulukla evliliğe adım atan coşkulu bir çift ile 8-10 sene önce aynı mutluluğu yaşamış bir kadının dört çocuğu ve ayakta onlara refakat eden hizmetçileriyle hüzünlü hallerinin aynı karede görselleştirilmesi yönetmenin hayatın diyalektiğine işaret ettiği sorgulatıcı bir sahneydi.

Eve döndüklerinde camlı-camekanlı bütün kitaplıkların babaları tarafından götürüldüğünü ve içlerindeki kitapların yerlere yığıldığını gördüklerinde, çocuklardan bazılarını böyle iğrenç olmuş derken bazısının da ”hayır böyle çok daha güzel olmuş” şeklindeki yaklaştıklarını görüyoruz. Bu yaklaşım farklılığından, iğrenç bulanların babasız süreçte zorlanacaklarını, güzel bulanların da kitaplığın götürülmesiyle değersiz olanın gittiğini, değerli olanın kitaplar olduğunu ve kitapların da anneleri gibi evde kaldığı için yeni sürece daha kolay adapte olacaklarını çıkarsamak mümkün. 

Filmin tüm gerçekçiliğiyle izleyici için zamanı durdurduğu bölüm, mezbelelik gibi doğumhanede çocuğunu ölü olarak doğuran Cloe’nin, bebeğine kalp masajı yapılırken sanki bebeği adına nefes almak istercesine soluk soluğa  acı içinde müdahaleyi izlemesi, her ne kadar aşağılık bir adamın bebeğini dünyaya getirmek istememiş olsa bile ölü bedenini kucağına verdikleri bebeğini kollarının arasına aldığında hissettiği duyguları ve bebeği gözlerinin önünde kefenlenirken duyduğu acı tüm çıplaklığıyla aktarılabilmiş.

Filmi belki de kült film statüsüne yükseltecek ikinci önemli sahne ise son bölümde denizdeki çocukların boğulmaması için yüzme bilmeyen Cloe’nin dalgalara karşı verdiği savaşın olduğu sekanstı. ”Ellly Hakkında” filminde Asghar Farhadi‘nin yaşattığı dehşeti aratmayacak bir ustalıkta çekilen sahnede, kadının çığlıklarıyla o anda hissettiği derin korkuyu, dev dalgaların yutmak üzere olduğu çocukların bir görünüp bir kaybolmalarıyla umutla umudu yitirmenin anbean yer değiştirdiği dehşet anlarını, ”çocuklar suyun içinde kaybolacak ve bir daha olmayacaklar” duygusunu keskin bir şekilde yaşatmış.

Filmin Türkiye’nin 1970-1980’li yıllarını anımsatan yönlerine gelince;

Bütün aile efradının yan yana kanepeye dizilip akşamı televizyon başında geçirmeleri,

Televizyonda benzer niteliksizlikte şov programlarının yayınlanması,

Çocukların ellerinde oyuncak silahlarla kovboyculuk oynamaları,

Belediye hoparlörlerinden sürekli duyurular yapılması,

Yoldan bağırarak geçen satıcılar,

Bandolu askeri tören geçişleri,

İnsanın değersizleştiği hıncahınç dolu hastaneler,

Çamurun çirkefin yerden hiç kalkmadığı, kaz ve horoz sesleriyle dolu gecekondu bölgeleri,

Üniversiteli gençlerin sokak eylemleri yapması, devletin, askerî eğitimden geçirdiği gençleri kontrgerilla olarak eylemcilerin üzerine salması ve çıkan çatışmalardan otoritesini artırarak çıkması, (bir anlamda CIA’nın dünyanın her yerinde aynı taktikle iş gördüğünü gösteren de bir durum)…

Eleştirmenlerin daha çok teknik detayları öne çıkararak sinematografik açıdan kusursuz bir film olarak addettikleri ve yılın hatta son beş yılın filmi gibi abartılı övgülere mazhar kıldığı filmin, tüm öğeleriyle birlikte değerlendirildiğinde herkese hitap etmese de sıra dışı bir film olduğunu, ana hikâyesi zayıf gözükse de güçlü alt metinleri ve ikinci izleyişte daha bir fark edilen detaylarıyla izleyicisini çarptığını söyleyebiliriz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. sedat dedi ki:

    Yazılarınızı hayranlıkla takip ediyorum. Hepsi birbirinden güzel ve anlam yüklü.