Ali Aydın

Özgürlük Yazarları

06.01.2019
Özgürlük Yazarları

‘’Amerika’da bir kız güzelliği ve zerafetinden dolayı prenses ilan edilir. Ama Azteklerde prenseslik kandan gelir. Babam hep şunu der; bizi kendinden küçük gören, güzellik ve inayet bakımından eşit görmeyenlere karşı babam ve babası gibi kendi Amerikamız için savaşmalısın.’’

‘’Long Beach’te her şey dış görünüşe bağlıdır. Latin, Asyalı ya da siyahsan evden adımını attığın anda indirilebilirsin. Bölge için savaşıyoruz, ırk, gurur ve saygı uğruna birbirimizi öldürüyoruz. ‘’

Kız çocuklarının, ırklarını ve kültürlerini ötekileştirenlere karşı savaşmak üzere yetiştirildiği, yerel halkın akşamları güvenlik endişesiyle balkona dahi çıkamadığı, ırkçı çetelerin her an sokak ortasında çatıştıkları Kaliforniya Long Beach’te bir lisedeyiz. Bu okul prestijli bir okul iken ‘gönüllü bütünleşme projesi’ kapsamında çete üyesi öğrencilerin de kaydedilmesiyle iyi öğrencilerinin büyük çoğunluğunu kaybetmiş, silahlı çete üyesi öğrencileriyle kamplara bölünmüş hapishaneyi andıran belalı bir okul. Bu okul içinde de, ıslah evinden yeni çıkmış, yerinin belli olması için sinyal bilekliği takan, ‘ya okula ya da askeri kampa gidersiniz’ şeklinde tercihte bulunması istendiği için zorunlu olarak okulu seçmiş öğrencilerden kurulu 302 no’lu sınıftayız. Sınıfta Afro Amerikalılar, Beyazlar, Kampoçyalılar, Çinliler, Hispanikler’den yani Anglosakson-Beyaz-Protestan (WASP) ideolojisini benimsemiş ABD tarafından parazit olarak görülen tüm kültürlerden öğrenci bulunduğu gibi bunların her biri de birbirine düşman çete üyelerinden oluşuyor. 

Edebiyat öğretmeni olan Erin Gruwell öğretmenlik mesleğine adım attığı ilk gün, öğrencilerine bildiği tüm doğruları anlatabilecek olmanın heyecanı ve mutluluğuyla sürekli gülümseyen yüzünde güller açarak ilk dersine 302 no’lu bu sınıfta girer. Bayan Gruwell, sivil haklar savunucusu babasından etkilenerek büyümüş, çocukken Los Angeles isyanlarını TV’den izleyip hukuk okumak istemiş fakat o çocukları mahkeme salonunda savunmanın savaşı kaybetmek anlamına geleceğini fark ettiğinden asıl savaşın sınıfta verilmesine kanaat getirerek öğretmen olmaya karar veren sıra dışı bir idealistliğe sahip bir öğretmen.

Gruwell’in idealistliği ve öğrencileri kazanmaya yönelik çabalarına ve uygulamalarına gerek kızını koruma güdüsüyle babası ve ailesini ihmal etme pahasına bu çocuklarla ilgilenmesini bir türlü anlayamayan kocası gerekse de ‘böyle gelmiş böyle gider’ yaklaşımına sahip okul yönetimi tarafından sürekli ket vurulmaya çalışılır. Babası tarafından eğitime değer vermeyen insanlar için yeteneklerini köreltmekle suçlanırken, statükocu, önyargılı ve kendini yenileyememiş öğretmenler tarafından da ‘eninde sonunda bırakıyorlar, o yüzden çok kasma, kendini yıpratma’ tarzı frenlemelere maruz kalır. 

Böylesi bir sınıf ortamında, destekten yoksun bir durumda tüm deneyimsizliğiyle Gruwell ne yapacaktır, öğrencilerine nasıl yaklaşacak, onları nasıl kazanacaktır? Öğretmen dâhil her türlü otoriteden nefret eden, okula zoraki gelmiş öğrencilerden oluşan, karmaşa ve kavga dolu sınıfta işi pek de kolay olmayacaktır.

Daha ilk derste, duvara toslayacağının farkında olmayan Gruwell, tüm naifliğiyle çete savaşlarının kötülüğünden bahsetmeye çalışırken öğrencilerin sert reaksiyonu ile karşılaşır ve şöyle bir diyalog gelişir;

’Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Bizim çektiğimiz acıyı bilmiyorsun. Yaşam tarzımıza saygı duymuyorsun. Bizi buraya sokup bu gramer saçmalığını öğretiyorsun ama buradan çıkınca yine sokaklara dönüyoruz. Hayatımızda fark yaratacak ne yapıyorsun ki?’’

‘’Saygı görmediğini söylüyorsun, olabilir. Saygı görmek için saygı göstermek zorundasın.’’

‘’Sana neden saygı duyayım? Öğretmen olduğun için mi? Beyazlar hep saygı duyulmayı bekler, çok hak ediyorlarmış gibi.’’

‘’Ben bir öğretmenim rengim önemli değil’’

‘’Renk çok önemli. Ne hak ettiğine, istediğini hak edip etmediğine böyle karar veriliyor. Beyazlar dünyayı yönettiğini mi sanıyor. Beyazlardan nefret ediyorum.’’

‘’Benden de mi?’’

‘’Evet ‘’

‘’Beni tanımıyorsun.’’

‘’Ne yapabileceğini biliyorum. Beyaz polislerin arkadaşımı, elini cebine attı diye, vurduğunu gördüm. Beyaz polislerin sebepsiz yere sırf öyle istedikleri için babamı götürdüklerini gördüm, bunu yapabildikleri için. Yapabiliyorlar da beyaz oldukları için. O yüzden beyazlardan ilk görüşte nefret ederim.’’

Afro Amerikalı diğer bir öğrenci de, kendi rengindekilerin ancak beyazları eğlendirebildiği ölçüde paraya ve saygıya erişebildiğini ayrıca ırkî bir mücadele için ölümün nasıl kutsandığını şu çarpıcı cümlelerle ifade eder;

‘’Bu dünyada benim rengimde olup da cebinde parası olan ya rap yapıyor, ya top sürüyor. Burada benim için ne var? Ben 18’imi görebildiğim için şanslıyım. Biz savaştayız. Bize ait olanı korumak adına ölmekten korkmuyoruz. Bu uğurda ölünce saygı görürsün savaşçılar gibi.’’

Egemen ideoloji tarafından yok sayılmış, bırakın sosyolojinin konusu edilmeyi alt kültür olarak görülüp etnoloji veya antropolojinin konusu olarak irdelenmiş, hakikati tekeline alan Batı modernizmi tarafından kültürel şiddete uğramış, ‘çevre’ veya ‘öteki’ olarak tanımlanarak dışlanmaya maruz bırakılmış, entegrasyondan ziyade asimilasyona tabi tutulduğu için de kendi kimliğinin ve kültürünün ırkçısı haline getirilmiş öğrenciler tarafından şiddetli bir tepki gören Gruwell farklı yöntemler denemeye karar verecektir.

Homeros’la İlyada ile ilgilerini çekemeyeceğini gördüğü öğrencilerin ruhuna hitap edebilmek için popüler rap sanatçılarının, tüm öğrencilerin ezbere bildikleri, şarkı sözleri üzerinden ders işlemeye başlamış, hafiften de olsa ilgilerini çekmeyi başarmıştır. Öğrencilerin empati yapmalarını, birçok ortak yönleri olduğunu ve birbirlerinden hiç farkları olmadığını göstermek amacıyla uyguladığı çizgi oyunu adlı etkinlik oldukça yaratıcıdır: Birbirine düşman öğrencileri karşılıklı sıraya dizip aralarına bir şerit çekip sorular sorar. Sorduğu soru öğrenciye uyarsa çizginin üstüne doğru ilerler ve diğer soru için yerine geçer. Sorular ortak yönleri öne çıkarmaya, birbirlerini anlamaya yöneliktir;

‘’Kaçınız Snoop Dogg’un son albümünü aldı’’, ‘’Kaçınız toplu konutlarda yaşıyor’’ gibi sorularla başlayıp giderek bireyselleşen ve yüreklerine işleyen sorularla devam eder;

’Kaçınız çete üyesi tanıyor?’’

‘’Arkadaşını çete savaşında kaybedenler çizgiye bassın’’

‘’Birden çok arkadaşını çete savaşına kurban verenler çizgide kalsın?’’

Öğrenciler oldukça etkilenmiştir…

Onlara ırkçılığın kötülüklerini ve ne tür trajedilere yol açtığını göstermek, biraz da yaşadıkları acıların çok daha büyüklerinin yaşandığını görebilmelerini ve başka bir dramla empati yapabilmelerini sağlamak amacıyla ‘Yahudi Soykırımı’na dair bilgiler verir. Okul idaresinin destek vermemesi üzerine ek işlere girerek kendi imkânlarıyla öğrencileri şehir dışına geziye götürür. Onlara soykırım müzesini gezdirir. İdare, zarar verirler kaygısıyla izin vermediği için okul kütüphanesinden kitap alamayınca kendi parasıyla her birine aynı kitabı alır ve hediye eder. Aldığı kitap Yahudi soykırımından kurtulamamış bir çocuğun günlüğüdür. Aynı şekilde soykırımdan kurtulan Yahudilerle bir restoranda yemekli toplantı düzenler ve öğrencilerin, o zamanlar çocuk olan yaşlı Yahudilerden yaşadıklarını dinlemelerini sağlar. Bu bölümde epeyce demogojik ve propagandif sahneler bulunmakla beraber öğrencilere günlüğünü okuttuğu Anne Frank ve ailesini Nazilerden saklayan Miep Gies adlı yazarın şu söyledikleri tek başıma ne yapabilirim ki mazeretini geçersiz kılacak nitelikteydi;

‘’Hayır! Ben kahraman değilim. Yapmam gerekeni yaptım, çünkü doğrusu buydu. Hepsi bu. Hepimiz sıradan insanlarız. Sekreter, ev hanımı ya da genç… Hepimiz kendi sınırlı imkânlarımızla karanlık bir odada ufacık bir ışık yakabiliriz.’’

Öğretmenin uyguladığı etkili yöntemlerden biri de bütün öğrenciler için kendilerini ifade etmeleri amacıyla birer defter hazırlamasıydı. Herkesin bir hikâyesi olduğunu, kendi kendilerine bile olsa bunu anlatmanın önemli olduğunu belirterek bu defterlere her gün bir şeyler yazmalarını ister. Öğretmenin okumasını isterlerse normalde kilitli olan fakat ders boyunca açık kalacak olan dolaba defterlerini koyabileceklerdir. Küçücük dünyalarında kocaman sorunlarla boğuştuklarını ve kaldıramayacakları yüklerle yaşamak zorunda kaldıklarını fark ettiği öğrencilerinin yazarak açılmalarını, içlerini dökmelerini istiyor. Her öğrencinin kendi hayatı, başından geçenler, içinde yaşadığı koşullar, dinlemek isteyenin anlayabileceği ruh dünyaları olduğunu görüyor ve iç dünyalarına inerek onları kazanmayı deniyor. Ve ertesi gün dolabın defterlerle dolu olduğunu görüyor. Her biri yaşadığı çaresizlikleri, öfkelerini, korkularını yazarken, kimi ıslahevinde yaşadıklarını, kimisi de varoşlarda genç bir zenci için hayatın ne olduğunu satırlara dökmüştür. Bu bölüm seyir keyfi açısından hoş bir teknikle çekilmiş. Her öğrenci yazdıklarını boş sınıfta oturduğu sırasında kendisi anlatır, öğretmen de masasında ilgiyle dinlerken, anlatılan olaylar arka planda akıyor. 

Filmde Gruwell’in bu çalışmaları anlatılır, öğrenciler yavaş yavaş takım ruhu kazanmaya başlarken okul yönetimi ve kıdemli öğretmenler de destek olmak bir yana ona engel olmaya çalışırlar. ‘Bir insanın eğitim almayı istemesini sağlayamazsın. Yapabileceğin en iyi şey itaat etmelerini sağlayıp disipline etmek. O zaman büyük bir başarı elde etmiş olursun.’anlayışıyla onları kaderine terk etmekten yana olan okul idaresi, inanmadıkları ‘gönüllü bütünleşme reformu’ adı altında seçkin okullarına çete üyesi çocukların gelmesiyle nitelikli öğrencilerin dörtte üçünün gittiğini, okulun hapishaneye döndüğünü, bundan da bu öğrencilerin sorumlu olduğunu düşünüyor. Sorunun sistemden kaynaklandığını, o insanları bu hale getirenin üstünde oturduğu sistem olduğunu ise aklının ucundan bile geçirmediği gibi bu öğrencileri kazanmak, ıslah etmek, bataklıktan çekip çıkarmak gibi bir dertleri de yok. Sızlanmak ve sürekli birilerini suçlamak tek yapılan aktivite. Bunlar aynı zamanda ülkemizde yabancısı olmadığımız, sürekli karanlığa küfreden, onu da başım derde girer korkusuyla gizli saklı yapabilen, güvenli sığınak olarak görülen yetkili sendikaya kapılanıp etliye sütlüye karışmamayı başararak yapılan öğretmenlik türünü hatırlatan yaklaşımlardı.

Eğitimlerine ikinci yıl da devam eden öğrencilere o dönem içinde okumaları gereken dört kitabı hediye ederken ’Şu andan itibaren size ‘yapamazsınız’ diyen tüm sesler susturulacaktır. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyen her bir sebep ortadan kalkacak. Şu andan itibaren önce olduğunuz kişinin zamanı doldu.’ cümleleriyle nemelazımcı, böyle gelmiş böyle giderci, bir an önce gitsinler de kurtulalımcı öğretmenlere iyi bir cevap verir.

Yine aynı ortamda kitaplarını aldıktan sonra küçük konuşmalar yapan, ailelerindeki ilk lise mezunu olacak öğrencilerden birkaçının sözleri kurulu düzene ve sisteme payanda olmuş eğitimcilere tokat gibiydi.

‘’11 yaşından beri birileriyle çıkıyorum. 16 yaşında hamile kalıp okulu bırakmaya meyilli biriyim, annem gibi. Bunun olmasına izin vermeyeceğim.’’

‘’Kimse bir gence kulak vermiyor. İnsanlar sırf genç olduğun için mutlu olman gerektiğini düşünüyor. Her gün bir şeylere karşı savaş verdiğimizi görmüyorlar. Bir gün benim savaşım sona erecek ve ben ölmeyeceğim, kimsenin suistimaline uğramayacağım.’’

Sınıftaki tek beyaz öğrencinin tüm korkaklık ve pısırıklığından kurtulduğunu ifade eden sözleri, Erin Gruwell’in inanılmaz azim ve idealistliğiyle tüm güçlüklere göğüs gererek, öğrencilerine yardımcı olabileceği parayı kazanabilmek için üç farklı işte çalışması ve benzeri fedakârlıklarının ödülünü aldığını, öğrencilerinin hayatında devrim niteliğinde dönüşümler yaratarak amacına ulaştığını ilan edecek içerikteydi;

‘’1961’de ırkçılık karşıtı bir grup ayrımcılığı protesto etmek için otobüsle güneyi kapsayan özgürlük yolculuğuna çıktı. Siyahlar önde beyazlar arkada oturdu. Yangın bombalarıyla saldırıya uğradılar ama yılmadılar. Alabama’da Jim Zwerg öfkeli bir kalabalığın beklediğini bilmesine rağmen otobüsten ilk inen oldu. Diğerlerinin kaçabilmesi için ölesiye dayak yedi. Bu tür bir cesaret gösterilmesi inanılmaz bir şey. Bu sınıfta olmaktan korkuyor, okulun salağı olmaktan utanıyordum. Ama o eskidendi, ben de cesurum. Başka bir sınıfa geçebilmek için yalan söyleyebilirdim, ama burada kaldım.’’

Erin Gruwell 1994 yılında Long Beach’te bahsettiğimiz lisede öğretmenlik hayatına adım atan, tarzı ve yöntemleriyle öğrencilerin kalbini kazanmayı başaran bir öğretmen. Mesleğini ‘Onların hayatlarına anlam katmalarına yardımcı olurken benim hayatım da anlam buluyor. ‘ yaklaşımıyla yapan, her bir öğrencisiyle ayrı ayrı ilgilenen, elinden kaydığını fark ettiği öğrencisine ‘Başarısız olmana izin vermeyeceğim. Çalışman için gerekirse her akşam evine gelirim.’ diyebilen bir öğretmenlik anlayışıyla başarıya ulaştı. 302 no’lu sınıfta öğrencilerin yazdığı günlükleri 1999 yılında yayınladı. Bu sınıfta yakalanan ruhu ülke geneline yansıtabilmek için ‘Özgürlük Yazarları Vakfı’nı kurdu. 2007 yapımı filmde yaşananlar da öğrencilerin günlüklerinden oluşturulan kitaptan uyarlanarak yansıtılmış. O yüzden filmde göze çarpan bu tarz belalı okul-idealist öğretmen konulu filmlere özgü klişeler ise gerçek hikâyeye yaslanmasından dolayı izlerken göz ardı edilebiliyor.

Filmde yoğun bir şekilde Yahudi soykırımı vurgusunun yapılması ve öğrencilerin ıslahında başat unsur olarak soykırım argümanlarının kullanılması filmin ana mesajının önüne geçiyor. Bir yere kadar öğrencilerin empati yapabilmeleri amaçlanmış diyerek anlamaya çalışsak da örneklem abartılı boyutta merkeze oturuyor ve propaganda başlıyor. Yüreğe işleyen müzikler eşliğinde duygusal ses tonuyla anlatımı yapılan Auschwitz kampı görüntüleri, yaşayanların anlatıları, anı kitabından anekdotlar vs ile ciddi bir Yahudi propagandasına maruz bırakılıyor izleyici. Soğuk savaşın ilk yıllarından itibaren ABD’nin dünya üzerinde katliam yapmadığı tek bir yılın olmadığı istatistiklerle sabittir. Sadece filmin çekildiği yıllarda Irak’ta bir milyondan fazla masum sivil insanın ABD bombardımanlarıyla katledilmesini tüm dünya canlı yayında izledi. Dahası İsrail devletinin Filistin’de yaptığı katliamlar mütemadiyen devam ededururken bunların yok sayılarak Yahudi güzellemesinin gözlere sokulması ve Yahudilere ağıt yakılması Amerikan sinema endüstrisinin ne kadar iki yüzlü ve içerikli bir film yaparken bile ne kadar samimiyetsiz olduğunu gösteren bir örnek olarak filmin eğitime dair nitelikli mesajına gölge düşürmüş.

Film, ırkçılık kavramını eksene almakla birlikte Amerikan eğitim sistemini ve eğitimcilerin mantalitesini de masaya yatırıyor. Lakin bunları irdelerken derin bir sistem sorgulaması yapamıyor. Özellikle farklı ırk ve kültürlerden gelen öğrencileri sistem dışına iten, çoğulculuğu salt siyasal çoğulculuk bağlamında güvence altına alan fakat her türlü dinî ve sosyo-kültürel çoğulculuğa kapıları kapatmasından dolayı toplumdaki derin yarılmaların oluşmasına neden olan sisteme hiç değinilmemiş. Bir öğrencinin ‘’Neden siyahların edebiyatını işlemiyoruz şeklindeki soruma çok fazla seks, uyuşturucu ve küfür olduğu için dedi. Oysa sadece uygun olmadığı için deseydi yeterliydi.’’ serzenişinde görüldüğü gibi hakikati tekeline alıp ‘öteki ‘olarak nitelediği diğer kültürleri ‘kurucu öteki’ olarak değil; temizlenmesi, olumsuzluklardan arındırılması gereken ‘alt kültürler’ olarak görmesi daha derinlemesine eleştiriye tabi tutulabilirdi. Çetelere malzeme yapılan o çocukları mahkeme salonlarında korumaktansa okul sıralarında kazanmak daha önemli elbette fakat diğer kültürleri çeteleşmeye ve radikalleşmeye götüren sistemin ayrımcı ve ırkçı yapısını değiştirmek için yola koyulmak adalet, özgürlük ve güveni tesis etme noktasında çok daha önemli bir adım olacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.