Ali Aydın

“BİZ”İ DIŞARIDA BIRAKAN “KAPI”

22.01.2020

Bekir Birbiçer yazdı…

“BİZ”İ DIŞARIDA BIRAKAN “KAPI”

Damakta İran Sineması tadı bırakan, meselesiyle, hissettirdiği yoğun duygular ve düşündürdükleri ile derinlikli bir film.

25 yıl önce memleketini terk etmek zorunda kalmış Süryani bir ailenin köklerine geri dönüş ve geride bıraktıkları ile yüzleşme hikâyesi olan film; Berlin’de yerleşmiş ve geniş ailesiyle mutlu bir yaşam süren Yakup Usta ve karısı Şemsa’nın bir gün memleketleri Mardin’den gelen telefonla sarsılmalarıyla açılıyor.

Kör bir kuyuda çok sayıda cesede ait kalıntı bulunmuştur. 25 yıl önce kaybolan çocukları Mikael’den arta kalanların da orada olma ihtimali vardır ve tespit için Mardin’e gitmeleri gerekmektedir. Yanlarına hayat dolu torunları Nardin’i alarak yollara düşen çift, köylerine vardıklarında hiçbir şeyin aynı kalmadığıyla yüzleşir. Virane haline gelmiş, içindeki tüm eşyalarla birlikte kapısı da yağmalanmış tarihi konakları yaşlı çift için, kabuk bağladığını zannettikleri tüm yaralarının aslında taptaze durduğunu gösteren bir rol oynayacaktır. Yakup Usta bulunan kemiklerin evladına ait olup olmadığını tespit edecek DNA testinin sonuçlarını beklerken büyük anlamlar yüklediği kapıyı bulabilmek için torunu ve kapıyı çalıp satan ganimetçi Remzi ile birlikte yollara düşecektir…

Malda mülkte gözü olmayan Yakup Usta’yı bilhassa kapının çalınması kahretmiştir. Çünkü kapıyı marangoz ustalığını bizzat öğrettiği oğlu Mikael ile birlikte yapmışlardır. Ceviz ağacından yaptıkları kapının kanadındaki güvercin ve su damlalarını Mikael, nar motiflerini ve hayat ağacını Yakup Usta yapmıştır. Yakup Usta için 25 yıl sonra oğlunun akıbetinin ne olduğunu öğrenebilmek ile oğluyla birlikte inşa ettiği kapıyı bulmak eşdeğerdedir, zira bulunca gözyaşları içinde “kapımm!” diyerek sarılacağı kapı artık oğlunu sembolize etmektedir.

Filmde Yakup Usta için Kapı’nın manevi değeri işlenirken alt metin olarak kapı’nın kültürel ve toplumsal açıdan öneminin irdelendiğini söyleyebiliriz. Yakup Usta her “kapımm” dediğinde aslında sürgün edildiği, terke zorlandığı coğrafyaya atfen “vatanım, yerimm, yurdumm” demektedir. Yani simgesel değeri yüksek, anahtar öğelerden biri olan “kapı” burada anayurt, memleket anlamında kullanılıyor.

Taşı dantel gibi işleyen Ermeni ustaların, ağaca motif motif şekil veren Süryani zanaatkarların yani toplumdaki farklılıkların, ulus devlet anlayışının homojenleştirme politikalarına kurban verilmesi insanın içini acıtıyor. Mezopotamya’nın kadim medeniyetlerini bünyesinde barındıran bir kültürel zenginlik kimliksiz bir tekdüzeliğe, homojen bir yerelliğe terk edilmiş, çok yazık!

Farabi, Erdemliler Şehri ütopyasında şehrin en temel özelliğinin bünyesinde farklı etnik, dini, mezhebi, kültürel unsurları barındırması olduğunu söyler. Ona göre bir belde ancak bu şartlarda şehir niteliği kazanabilecektir. Biz bu anlayışı içimizi “öteki”den arındırmak şeklinde algılamış ve uygulamışız.

Şehirlerin surların içine inşa edildiği dönemlerde şehrin heybetli kapısı “biz”i, dışarıda pusuya yatmış yabancı ordulara, yol çetelerine, çapulculara karşı korurdu. Günümüzde ise aynı kapılar “ben”i, içimizdeki “ötekiler”e yani istenmeyen hemşehrilerimize karşı korumak için kullanılıyor.
Bu ötekileştirmenin binlerce yıl bir arada yaşamış halklardan kaynaklanmadığı da filmde es geçilmemiş. Kamyoncu lokantasındaki insanların, Almanya’ya göçmüş Süryanilerden olduğunu öğrendiklerinde Yakup Usta’nın masasına toplaşmaları, ona olağanüstü bir ilgi alaka göstermeleri halklar arasında herhangi bir dini, etnik, siyasi sorun olmadığının, bu yapay ayrımların onların dışında ve üstünde belirlendiğinin altını çiziyor.

Biz’i ben’e feda ettiğimiz gibi derinliği yüzeyselliğe feda etmişiz. İhtişamlı taş işçiliğinden TOKİ mimarisi kişiliksizliğine gerilemişiz. Filmde bunu, ganimetçinin “mis gibi temiz temiz oturuyorlar” diyerek övdüğü estetikten, kişilikten yoksun beton yığını apartmanlara Yakup Usta’nın “karınca yuvası” dediği diyalogda görebiliyoruz.

Filmde ajitasyona kayma riski barındırmasına rağmen çarpıcı bir etki bırakan şu diyalogda vatansız Yakup Usta hem yukarıda belirttiğim hayıflanmaya ortak olur, hem de bir anne ve baba için 25 yıl boyunca evladından haber alamamanın, yaşıyorsa sesini duyamamanın, öldüyse mezarına koyamamanın, her kapı veya telefon çaldığında yüreği hoplamanın nasıl bir şey olduğunun izahını yapar:
Kapıyı bir koleksiyonere satan antikacı: “Müşterimin bilgisini vermem etik olmaz.”
Yakup Usta:”Etik ne Emre Bey, etik ne? Gencecik çocukların ne uğruna öldüklerini bilmeden yitip gitmeleri mi etik? İnsanın nerede yaşarsa oranın yabancısı mı olması etik? Hiç vatanının olamaması mı etik? Kendi dilinin bile unutulması mı etik Emre Bey? Bir annenin ölmüş oğlunu “acaba gelir mi” diye 25 yıl beklemesi mi etik? İnsanın ölmüş evladının bedenini bulamaması mı etik?”



Son bir ukde:
Yaşlılığa yakılan ağıt olarak niteleyebileceğim The Irishman‘de çocukluğumuzun efsane aktörlerinin nasıl da zaman karşısında aciz durumlara düştüklerini görünce yaşanan hüznü yine çocukluğumuzun Yeşilçam aşk filmlerinin yakışıklı jönü, mafya filmlerinin kabadayı aktörü Kadir İnanır’ın yürüyüşü, duruşu, konuşması, bakışları ile düşkün bir yaşlı haline geldiğini görünce yaşıyorsunuz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.