Ali Aydın

Klişelerin sonu ve muhasebeye davet

17.12.2018
Klişelerin sonu ve muhasebeye davet

A

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu  UNICEF’in İtalya’da bulunan Innocenti Araştırma Ofisi, geçen hafta “Geleceği kurma: Çocuklar ve Zengin Ülkelerde Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” adlı raporunu açıkladı.

BM araştırmasında, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı ortalama refah düzeyi orta ve yüksek seviyedeki 41 ülkedeki çocukların durumu mercek altına alınmış.

UNICEF tarafından çocukların yaşam koşullarına yönelik birçok kategoride hazırlanan ülkelerin performans raporuna göre Türkiye, genel sıralamada 41 ülke arasında 36’ncı sırada yer almış. Araştırma toplam dokuz kategoride yapılmış. Bu kategorilerden en dikkat çekici olanı ise, “Quality Education” (Eğitim kalitesi). Bu kategoride ise Türkiye son sırada yer almış. “Zero Hunger” (Sıfır Açlık) kategorisinde ise 41 ülke arasında 40’ıncı sıradayız. Ancak farklı kategorilerde farklı sonuçlar ortaya çıkmış. Mesela Türkiye“Responsible consumption and production” (Sorumlu tüketim ve üretim)kategorisinde 41 ülke arasında üçüncü sırada yer alırken, Decent work an economic growth (Uygun iş ve ekonomik büyüme) kategorisinde de 22’inci sırada yer almış.

Araştırma sonuçlarına göre Norveç, Danimarka, Finlandiya ve Almanya gibi ülkelerin listenin ilk sıralarında yer aldığı görülüyor.

Türkiye’nin sıralamadaki yerinin altını sürekli çizerek bu raporların haberleştirilmesi PISA raporlarının sunumlarından da aşina olduğumuz medyatik bir tutum. Ne var ki sıralamanın her şeye muktedir olmadığı noktalar da var. Bunları görebilmek için ise raporların daha derinlikli bir şekilde incelenmesi gerekiyor kuşkusuz. Bir de farklı bir gözle okunması tabi… Belki bu vesileyle sistemin genel yönelimi dikkate alındığında birinci ya da sonuncu olmanın anlamı üzerine bir sorgulama yapabiliriz.

Mesela, UNICEF’in Innocenti Araştırma Ofisi’nin Başkanı Sarah Cook, araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada raporun bir “uyarı” olduğunu ve zengin ülkelerde de tüm çocukların yüksek gelir ve ekonomik gelişmelerden otomatik olarak faydalanamadığını açıkça ortaya koyduğunu söylemiş

Finlandiya ve Japonya’da gençlerin beşte biri okuyamıyor, hesaplayamıyor

Sarah Cook’un tespitiyle birlikte durum biraz daha değişiyor.

Demek ki sıralamada 1. olmak her şeyi çözmüş olduğunuz anlamına gelmiyor. Zaten rapora konu edilen 41 ülke ortalama refah seviyeleri bakımından orta ve yüksek seviyedeki ülkeler. Sarah Cook, hadi “az gelişmiş” olanlarını geçtik ama durum müreffeh bildiklerimizde de vahim, der gibi.

Raporun eğitim düzeyi kategorisine biraz daha dikkatle bakınca ne demek istediğimiz anlaşılacak. Raporda en başarılı eğitim sistemine sahip olduğu kabul edilen Finlandiya ve Japonya’da bile 15 yaşındaki gençlerin beşte birinin okuma ve hesaplama konusunda asgari  becerilere sahip olmadığı vurgulanıyor.

Hani o dillere destan Finlandiya eğitim sistemi vardı ya! İşte, orada 15 yaşındaki gençlerin beşte biri okuma ve hesaplama becerisine sahip değilmiş! Keza Japonya’da da!

Sadece eğitim alanında değil diğer alanlarda da tıpkı Sarah Cook’un söylediği gibi “uyarı” mahiyetinde sonuçlarla karşı karşıya kalınmış. Sağlık alanındaki sonuçlar endişe verici mesela. Buna göre 11-15 yaşları arasındaki obez çocukların sayısı 41 ülkenin çoğunda artış göstermiş. Aynı şekilde kendi verilerine göre haftada en az iki defa psikolojik sorunlardan muzdarip olduğunu bildiren çocuk ve gençlerin sayısında da artış kaydedilmiş. Bunlar toplam verilerde görülen artışlar.

Ülke bazında ölçtüler mi bilmiyorum ama bu “psikolojik sorunlardan muzdarip olduğunu bildiren çocuk ve gençlerin” oranı, eğitim kalitesi kategorisinde sonuncu sırada yer alan Türkiye’de bir Norveç ya da Almanya, yani aynı kategoride listenin başında yer alan ülkelerle mukayese edildiğinde şaşırtıcı biçimde düşük çıkabilir. Bu da 1. olmak ve sonuncu olmak üzerine bir sorgulama fırsatını önümüze çıkarabilir yeniden. Bu sorgulama kuşkusuz “yönelimin” sorgulanmasına davet içermeli.

UNICEF’in bir diğer raporunu hatırlamak

UNICEF tarafından her yıl yayınlanan Dünya Çocuklarının Durumu raporu 2016yılında en az yukarıdaki rapor kadar çarpıcı veriler sunmuştu. Raporda, bugünkü eğilimler devam ettikçe ve dünyadaki en dezavantajlı konumda yer alan çocukların durumuna daha fazla odaklanılmaması durumunda, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri için belirlenen 2030 yılına kadar çoğu önlenebilir olan hastalıklar nedeni ile 69 milyon çocuk hayatını kaybetmiş, 167 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşıyor ve 750 milyon kadın da henüz çocuk yaşta evlenmiş olacak öngörüsü yer alıyordu.

Aynı raporun eğitim bahsinde ise ilginç bir saptama yer alıyordu: “Çocuklar açısından durumun eşitlenmesinde eğitimin oynadığı özel role rağmen okula gitmeyen çocuk sayısında 2011 yılından bu yana artış olmuşken, okula devam edenlerin önemli bir bölümünün de okullarında gerçek anlamda öğrenme fırsatına erişemedikleri saptanmıştır.”

Okula devam etikleri halde milyonlarca çocuğun hiçbir şey öğrenemediğini gayet yalın biçimde ifade eden bu rapor 200 yıllık mazisi olan modern zorunlu eğitim sistemlerini sanık sandalyesine oturtmak için yeterli değil mi?

Küreselleşen dünyada, aynı üretim ve kalkınma modelleri ile yol almaya çalışan ülkeler, eğitim, sağlık ve güvenlik başta olmak üzere birçok alanda büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Aynı ekonomik gelişim teorilerine bel bağlayan, aynı zorunlu eğitim modeline bağlı olan ülkeler bunlar. Bu yönelimin sadık bir takipçisi olan Türkiye’de, geçenlerde zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılacağı açıklandı mesela.

Yeri gelmişken söyleyelim: Bu raporların tümü, bir fetiş nesnesi muamelesi görerek allanıp pullanan, tartışmaktan bile korktuğumuz zorunlu eğitimin karnesi hakkında çok şey söylüyor aslında!

İstatistiği tutulmayan sorunlar

Öte yandan bu ülkelerin hepsinde eğitim bahsinde istatistiklere yansımayan farklı sorunlar da var. Küresel sert dalgalar yerelde kültürleri istikrarsızlaştırdı, dijital devrim üzerinden gelen başkaca bir dalga kıyameti haber verir gibi, “post-kültürel döneme hazır olun!”diyor adeta! Kültürel aktarımın kısa devre yaptığı bu aralık yarını tefekkür edenlerin zihninde bir “gelecek şoku” yaratıyor.

Türkiye gibi kendisini anlamlı bir özne kılacak olanı muhafaza ederek bölgesel ve küresel açılımlar göstermeye namzet bir ülke için konunun hayatiyeti aşikâr.

Ne var ki Süleyman Demirel’e atfedilen bir nasihat herkesi ikna etmiş görünüyor: Meseleleri mesele etmeyerek mesele olmaktan çıkarıyoruz!

Eğitim, kültür, kültür krizi, dijital devrim ve sonuçları…

Tam bu noktada sorulması gereken soru şu: Tüm bunları, başka ülkeler düşünsün bir zahmet mi diyeceğiz yoksa yarınlarını ciddiye alan bir ülke olduğumuzu göstererek meseleyi sahiplenip köklü bir muhasebeye mi girişeceğiz?

ETİKETLER:
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.