Ali Aydın

Online gençler çevrimdışı yetişkinler ve eğitimin krizi

12.01.2019

Ali Aydın yazdı…

Online gençler çevrimdışı yetişkinler ve eğitimin krizi

Türkiye’de hangi ideolojiye yaslanırsa yaslansın zemini, bağlamı dikkate almaksızın yapılan eğitim tartışmaları, iskelede denize açılacakları araçla ilgili kavgaya tutuşan iki arkadaşı andırıyor. Birisi ‘yat’ ile diğeri ‘bot’ ile denize açılmanın derdinde. Üçüncü bir kişi ise onları izliyor. Sonunda yanlarına geliyor, ikisinin gözlerinin içine bakarak onlara gökyüzünde kararan bulutları ve denizde kopacak olan fırtınanın habercisi olan deliren dalgaları gösteriyor.

Türkiye’de eğitim tartışmasında muhtaç olduğumuz ve eksikliğini en çok hissettiğimiz işte o üçüncü kişinin varlığıdır.

1999 yılında yapılan bir tespitte şöyle deniliyordu : 

“New York Times’ın Pazar baskısının tek bir kopyasının, 18. yüzyılda yaşayan uygar bir insanın tüm yaşamı boyunca tüketebileceğinden çok daha fazla bilgi içermesine karşılık, son 30 yıl içinde, geçen 5.000 senede üretilmiş olandan çok daha fazla bilgi üretilmiştir.”

Bu kadar bilgi (?) ile 21. yüzyıl insanının ne yaptığı ve ne yapacağı ayrı bir bahis. Ancak bu kadar bilginin sindirilme, idrak edilme ve ayıklanmasının bir insan zihni için ne derece zor ve imkansız olduğu çok açık. Her türlü bilginin şöyle bir değip geçtiği buna karşılık hiçbirinin nüfuz edemediği bir insan modeline ulaşmış olabileceğimiz de akla gelebilir. Neticede mevcut insanlık durumu bilgi ve  eylem kopukluğunun radikal bir noktaya vardığının trajik örnekleriyle dolu. Bilginin eyleme ilişkin sorumluluk aktarmadığı buna karşılık eylemlerin her türlü ahlaki sorumluluktan muaf kılınarak soğukkanlı bir şekilde icra edildiği uç zamanlarındayız.

Yapılan bir araştırmada, 8-18 yaş aralığında olan gençlerin günde 8 saat, televizyon gibi yan ürünler ile toplamda 11 saate ulaşan bir süre, medya içeriği ile vakit geçirdiğini söylüyor. Dikkatleri, çoğu zaman avuçlarındaki akıllı telefonlarda rehin. Anne, baba ve öğretmenleri de dahil birisinin onların dikkatini çekme olasılığı, akıllı telefonlarında yüklü olan herhangi bir ‘uygulama’ ile karşılaştırıldığında çok düşük.

Bunların hepsi dikkate almamız gereken hava durumu raporları. Bu hava koşullarında konuştuğumuzun farkında olduğumuza dair derin şüphelerim var.

Cici bir müfredatla işin içinden çıkabileceğini sanan naiflik ile sipariş verir gibi “eleştiren, sorgulayan gençler yetiştirelim.”, diyen iyi niyetinden kuşku duymadığımız talepkârların, eğitim-öğretim kurumları ile denize açılmadan önce hava durumuna bir bakmaları gerekmez mi?

‘Hedonistik koşu bandı’ ile ter atması dört bir yandan teşvik edilen online insana bakarak Eriksen‘in, “Birkaç inçten daha uzun bir fikir hakkında düşünmenin neredeyse imkansız olduğu bir toplum yaratmak üzere olduğumuz konusunda güçlü sinyaller var.”, tespitini de bu hava durumuna ekleyerek gerçekten konuşmaya, tartışmaya başlamalıyız.

Bugün tüm dünyada eğitim ve kültür alanına ilişkin meydan okumaların kendisini şiddetle hissettirdiği bir aralıktayız. Batı-dışı toplumların içine sokuldukları ve ‘kültürel intihar’ ile neticelendirilmeye matuf olan süreç işlemeye devam ediyor. Coğrafyamız, geride bıraktığımız 150 yılın kavurucu gerçekliği olarak bunu tecrübe etti.

Dün varoluş mücadelesine eşlik eden ve birer ‘çaresiz strateji’ mesabesinde kalmaktan öteye gidemeyen kuramsal, kurumsal aktarım ve adaptasyon, geçen 150 yılın sonunda bizi daha emin bir limana çıkarmadı.

Modernliğin ‘katı’ evresinde maruz kaldığımız dalga karşısında dalganın üzerine çıkarak ‘sörf’ yapabileceğimizi sandık. O dalganın neden olduğu hasarlarımızı henüz tespit dahi edemedik. Şimdi ise modernliğin ‘akışkan’ evresinde tüm dünyayı etkisi altına alan sosyoloji temelli değişim ve dönüşüm dalgası ile karşı karşıyayız. Kültürel aktarıma kısa devre yaptıran bu yeni durum yaşamsal bir öneme haizdir. Dolayısıyla böyle bir vasatta hobi olsun diye bu konuları gündeme getiriyor değiliz. Topluluğun ölümü, bir insan tekinin ölümünden farklıdır. Topluluğun ölümü ile kültürün ölümü eş anlıdır.

Yüz yılın başında eğitim-öğretim kurumlarının nasıl bir amaçlılık, kurgu, düzenek ve işleyiş ile temellük edildiğini dikkate almayan ya da kavramayan zihinlerin birer ‘sihirli değnek’ olacakları inancı ile sarılıp sarmalanan bu kurumların bugün itibariyle ne ile tehdit edildiklerinin, neye cevap veremediklerinin idrakinde olmaları düşünülemez.

Bugün, ‘laik, bilimsel eğitim’ diye ortalıkta gezinen zır cahillik ile ‘Şu müfredatı bir düzeltsek! Her şey hallolur’ diyen naiflik; memlekette ‘maarif davası’ nın hem yetim hem de öksüz kaldığının resmidir.

Her türlü gelişmişlik düzeyini önceki dönemlerle kıyaslayarak, bugün farklı ve daha ileri bir seviyenin yakalandığını belirtip sıra eğitim-öğretim meselesine gelince 150 yıllık ezbere bu ülkeyi mahkum etmenin bir izahı yok.

Bir şeyler yapmaları için gözlerinin içine bakılan kişi ve kurumların durumun vahametini kavramadıkları da ortada. Eğer her şeyin güllük gülistanlık olduğunu iddia ediyorlarsa o zaman Cumhurbaşkanı da dahil neden herkes müşteki. Yok, mevcudun yetersizliğini bilip nasıl bir kriz ile karşı karşıya olunduğu fark edildiyse niye bu farkındalığın işareti olacak iş, işlem ve politikalar ile karşılaşmıyoruz?

Türkiye’nin tek bir İstiklal Savaşı yok. Birden fazla cephede yürütmekle mükellef olunan bir mücadele ile karşı karşıyayız. Hatırlatmak isterim, bu ülkede I. Maarif Kongresi 15-21 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanmıştı. O sıralar, İstiklal Savaşı’nın en kritik günleriydi ve askerlerimiz Sakarya’nın doğusuna çekilmişlerdi. O şartlarda bu ülkede bir Maarif Kongresi toplanabilmişti. Dolayısıyla Efendimizin, “Kıyametin koptuğunu görseniz de elinizdeki fidanı dikin.”, hitabını da unutmadan şartlar ne olursa olsun çabamızı, arayışımızı sürdürmeliyiz.

Önemli olan neyi aradığımızı bilmek!

Biliyor muyuz gerçekten?                                                                  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.